21 Ağustos 2010 Cumartesi

"Açılmak" Üzerine

" İnsanlar beni korkutuyor... Çünkü sandığım kadar dayanıklı değilim. Aslında dayanıklı olduğumu sanmıyordum. Yani bazen, yalnızken, kendim hakkında düşünüyorsam belki, dayanıklı olduğum sonucuna varabilirim. Eğer iyi hissediyorsam kendim ile ilgili bir sürü iyi sonuca varabilirim. Ama ben çoğunlukla karanlık hissediyorum. Kötü değil, "karanlık". Bu tam olarak nasıl hisettiğini bilememek gibi. Yani derin bir kuyunun dibinde oturup beklemek gibi. Kuyunun ucundan ışık gelmesini veya ölmeyi... Ama ne olursa olsun bu durum "kötüye    " daha yakındır. İşte çoğunlukla böyle hissediyorum. Ve bu yüzden çoğunluk ile dayanıklı olduğumu hissetmiyorum. Ama şunu biliyorum; hata yaptığımı farkettiğim an, kendimi durdurabilirim...

 Bütün bu satırları yazmış olmak bile beni utandırıyor. Çünkü okuyanlar hakkımda bir şey daha öğrenmiş olacaklar. Aslında istemiyorum... Yani anlaşılmak ister insan, yanında kendisini anlayan ve seven insanlar olsun ister ama ben... Ben bu insanların sayısının çoğalmasından korkuyorum. Etrafımı aniden insanlar sarıyor. Dayanamıyorum. Konuşuyorum, konuştukça daha çok açılıyorum. Kelimeler kelimeleri, konular konuları izliyor. Sonunda hepsi benden bir parça almış oluyor. Birkaç dakikalığına benim dünyama girmiş oluyor. Hayır. Benim dünyam bu kadar kalabalığı kaldıracak kadar yoğun tabanlı değil. Ben , benden bu kadar çok parça alınmasını kaldıracak kadar gevşek değilim..."

 Yukarıda okuduğunuz satırlar "umutsuz bir vakanın" ağzından döküldü. Buna hiç şüphe yok. İşte bu vaka, (aslında o bir insan...) ömür boyu anlamsız bir yalnızlığa kurban olacak kadar şanssız. Belki bazılarınız buna "ahmak" diyecek. Ama bu satırların sahibinin sizden daha şefkatli olduğunu anlamaz pek zor değil.

 Ne kadar açılabilirsiniz insanlara ? Ne kadar arkadaşınız var ? Kaç sırrınız var ? Ve kaç sırrınız sizin beyninizden başka beyinlerde özgürce dolaşıyor ? Matematik insan hayatı için böyle önemlidir işte... "Açılmak" her insan için bu kadar için zor olmaz. Eğer kendi içinizde yarattığınız uçsuz bucaksız, plazma halinde bir evreniniz yoksa paylaşabileceğiniz en özel şey büyük ihtimal kimden hoşlandığınız olacaktır... Ve en yakın arkadaşlarınızı en sevdiğiniz yemeğin ne olduğunu hatırlayanlar arasından seçeceksiniz. Hayat sizin için ne kadar kolaydır kimbilir. Kendinizi insanlara zevkle açar ve açtıktan sonra cıva gibi bir pişmanlık yerine gül aromalı bir oda spreyi kokusu hissedersiniz. Oysa herkes sizin gibi hafif duygular ile geçirmiyor hayatını. "Özlem" pişmanlıkların efendisidir...

 Hayat boyu hiç arkadaş aramadınız değil mi ? Hiç tam olarak yalnız kalmadınız. Hep birileri vardı. Az çok birileri, yakın uzak birileri... "İnsan özlemenin" ne demek olduğunu bilir misiniz ? Kendi kendiniz ile konuşmayı, yokluktan kendi içinizden farklı karakterler çıkarmayı ? O biliyor. O'nu çabuk unuttunuz. Yazının başındaki "umutsuz vakamızı". O artık sadece bu satırların sahibinin değil, sizin de vakanız oldu. Ne kadar umrunuzdaysa artık. O sizin bilmediğiniz bütün o özlemleri biliyor. O insanlar ile değil ama yalnızlığın hayaletleri iel pek haşır neşir. Ve insanlara değil ama onlara kendini açmakta pek usta... İnsanlar O'nun için bir canavar ! Tatlı yüzlü canavarlar. Bir anlamda bir "Tarzan" o. Yıllarca insanlardan uzak yaşadığı vahşi ormanından çıkınca, bütün o canavarlar ile neyi ne kadar paylaşacağını bilemedi. Mesela bu kadar basit değil mi ? Evet kabul ediyorum öyle ama benim işim bu kadar da basit olmadığını göstermeye çalışmak. Yoksa bu dağınık yazının hiçbir ilgi çekici yönü kalmayacak...

 Vahşi ormanından çıkan bu küçük insan yıllarca özlemini çektiği, tek birinin tek bir sözü, iltifatı için yanıp tutuştuğu insanları görünce nasıl dayanabilirdi ki ? Yıllarca ormanından topladığı çeşit çeşit meyvalarını onlara sunma fırsatı müthiş bir şeydi kuşkusuz ! Onlarla saatlerce konuşacak, bütün hikayesini paylaşacak ve kulaklarının duymaya alışık olmadığı o seslerden zihninin algılamaya alışkın olmadığı o kelimeleri teker teker dinleyecekti. Gece mavisi renkli, az şekerli çay kokulu yalnızlık artık bitmişti ! İnsan, daha çok insan. Ve daha daha çok insana ulaşmak için daha daha daha çok kaynak ! Her şey değişiyordu, makus talihi sonunda gülmeye karar vermişti işte. Elleri ile özenerek yaptığı küçük kayığına bindi ve korkusuzca okyanusa açıldı...

 Sonsuz mutluluk.... Hayır bu sonsuz ve anlamsız bir acı artık. Demiştik : özlem pişmanlıkların efendisidir. Yıllarca yemediğiniz veya hiç yemediğiniz ama deliler gibi merak ettiğiniz , özlem duyduğunuz bir tatlı sizi o ilk yudumlarında verdiği yakıcı lezzet ile aldatacak. Ama işin sonunun tatlının üzerine içilen bir fincan kahve değil bir küvet dolusu kusmuk olacağını çok iyi biliyoruz. Kahve ancak uzun özlemler değil "küçük can çekmeleri" sonucu tatlı yiyen insanlara uygun bir finaldir. Tıpkı beklenen tatlıyı kusar gibi kustu Tarzan. Çünkü yedikçe tatlının ağzında acılaştığını anladı, yedikçe bozuk kısımlarına denk gelecek, yedikçe içinden kıl çıkacaktı. Açıldıkça ileriye değil, dibe doğru gitti Tarzan. İnsanların içini gördükçe canını ormanın sessizliğinden daha çok acıtmaya başladı. İnsanlar içini gördükçe kendini avuttuğu özelliğini kaybetti Tarzan. Artık insanlar onu tanıyor, evreninin içinde geziniyordu. İlerledikçe ilerliyorlar, kapısı kilitli odaların kapıların zorluyorlardı. İşte o zaman pişmanlığı tattı. Şüphesiz özlemden daha acı ve daha ağırdı. Merak ve arzu ile zaten kıyaslanamazdı. O kendini insanlara açtıkça insanlar da kendilerini ona açtı ve bütün çürümüş etleri göründü. Oysa Tarzan henüz kokmuyordu bile. O deneyimsiz, çekingen, güvensiz ve evet dengesizdi. Korktu, deliler gibi korktu o an. Kendini kral sandığı ormanından çıkınca ne kadar dayanıksız olduğunu gördü. Nasıl hemen eridiğini gördü. Belki sizin için çok normal ve sevinç kaynağı bir konudur açıldıkça açılmak. Bravo, siz normal bir insansınız. Ama normal insanların konu edildiği yazılar bundan bile daha sıkıcı olur...

 O ağzına bulaşan tatlının kremasına kapılıp bütün tabağı bitirmeye çalışırken midesine kaçan kurtçukların kıpırdadığını hissediyordu artık. Açıldıkça özlemini çektiği anlaşılmadan eser kalmamış, anlaşılamamaktan daha beteri yanlış anlaşılmıştı. Artık hem insanlar onu tanıyor hem yanlış tanıyordu. Gizli meyvalarının tadını biliyor ama olduğundan çok uzak şekillerde anlatıyorlardı onları. Şimdi ne yalnızlığın huzurunu alabilirdi ne yalnızken arzu ettiği anlaşılmaya ulaşabilirdi. Ya talan edilmiş ormanına geri dönecek ve oraklarla açılmış patikaları tekrar kapatmak için yararsız bir çaba harcayacak ya aynı yararsız çabayı küvetteki kusmuğu yeyip öğütüp doğru yollardan boşaltmak üzerine yönlendirecekti.

 Korkunç bir şekilde farklı bir boyutta ama aynı durumdaydı yine. Bu dehşet verici tesadüfler sadece o küçük korku öykülerinde olmuyor anlaşılan. Yine ortadaydı. Tıpkı en başında iyi ve kötünün ortasında "karanlıkta" olduğu gibi şimdi de ulaşma ve ulaşamamanın ortasında "boşlukta" duruyordu... Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş ama arkasına bakınca bir arpa boyu yol gitmişti. Evet, dediği gibi durmuştu  ama  yinede "kötü olana" daha yakındı belli ki...

Bir Senaryodan Küçük Parçalar...

" Biliyor musun ? Biri doğruyu söylüyor. Kime ihtiyacın var ? Birine. Öyleyse birisini seçmelisin. Kim doğruyu söylüyor ? Seni incitecek büyük ihtimal. Sahip olduğun her şey birkaç kez tecavüze uğramak üzere. Ama gerçek iyileşmeye ulaşmak istiyorsan bunu göze almalısın. Yoksa ömrün boyunca burada kalacak bu sıradan aynaların ve aptal resimlerin başında geçireceksin hayatını. Başka şansın yok, insanların arasına karışmak zorundasın. Yalnız olmak istiyorsun, biliyorum. Ama kabul et, arada sırada O gelsin istiyorsun. Seninle biraz zaman geçirsin istiyorsun. Kimse içindeki acıyı anlayamaz. Acılar ince, ve hassastır. O bir ses dalgası, o bir tel. İçindeki bir yerlerde titreştiğini biliyorum. Kimse dünyanı berraklaştıramaz ve dolduramaz. Ama umutsuzca O'nu istiyorsun. Artık hayal etmek yetmiyor. Hadi kendini bırak sana istediğini yapsın. Duygular yoğun ve karışıktır. Onları satırlar ile açıklamaya çalışmak büyük bir aptallık ve gereksiz bir gösterişten başka hiçbir şey değil ! Sen onları resimlerine yansıtıyorsun. İnan bana bu daha değerli. Boyalarının içine kan karıştırıyor gibisin... Canını hayal ile yaktın hep, hep olmasa bile uzun zamandır. Artık canının gerçekten yanmaya ihtiyacı var. Kabul et: sen canının yanmasını isteyen genç, körpe, sürrealizm meraklısı bir resim öğrencisinden başka bir şey değilsin. Git ve canını yakmalarına izin ver. Yoksa asla rahat edemeyeceksin.

 Birgün, 35 yaşında kocaman bir kadın olduğunda ve bu resimleri çizmektense fular takmaktan çok hoşlanan, kırmızı şarap bağımlısı kocanı yanına alıp bu resimleri çizen başka körpe ressamların sergilerine katılmayı daha zevkli bulduğun birgün, işte o gün bu söylediklerimi hatırlayacaksın. O'na git ve canını yakmasına izin ver. Asla senin olmayacak. O malum koca asla o olmayacak. Biliyorsun, sen de O'nun olmayacaksın. Biliyorsun, kimse kimsenin değildir. Ama git ve gerçek bir acının nasıl olduğunu anla. Yoksa asla anlattığım kadar sıkıcı bir geleceğin olmaz ve kabul et sen bu sıkıcı geleceğin kadınısın. Ya bunu yaşayacaksın ya birgün bu boya ve tiner kokan saçma sapan küçük eve geldiğimde banyo küvetinin içinde bileklerini kesmiş şekilde bulacağım seni..."




Son zamanlarda bir şarkıdan aldığım ilham sayesinde bir öykü üzerinde çalışıyorum. Aslında bir senaryo demek daha doğru. Çok dağınık bir çalışma tarzım var ve yukarıdaki metnin bir replik olmasını düşünüyorum. Bir karakterin ağzından başka bir karaktere... Başta belki bir şiir olur diye başlamıştım ama öyle gelişmedi...

 Aslında bu şarkı, zaten bir filmin soundtrackında kullanıldı ve filmi tam olmasa bile hayal meyal hatırlıyorum. Aklımda kalan bazı etkileyici sahneler var. Ama tam olarak hikayesini bilmiyorum. Umarım benim aklımdaki şey ile benzeşmiyordur, içimde böyle bir korku var.

Claude Adrien Helvétius

 " Hazzın ve ıstırabın ellerine bırakıyorum seni. Her ikisi de senin düşüncelerinin ve davranışlarının üzerine eğilecek, tutkularını yaratacak; senin nefretlerini, dostluklarını, şefkatlerini, kızgınlıklarını körükleyecek; arzularını, korkularını, umutlarını ateşleyecek; seni gerçeklere ulaştıracak, yanlışlara gömecek; ve sana birbirinden saçma ve değişik binlerce ahlak ve hukuk sistemi icat ettirdikten sonra, günün birinde, dünyamızın mutluluğunu, düzenini sağlayan basit ilkeler sereceklerdir önüne. "

19 Ağustos 2010 Perşembe

Mutluluğun Dehşet Verici Sınırları

Mutluluk, zevk, haz, huzur... Kim olursanız olun, nereye ne şekilde yaşıyor olursanız olun hayatınız boyunca bunları arayacağınızı biliyorsunuz. Belki bunları bu kadar basit şekilde ifade etmekten hoşlanmıyorsunuz. Belki "Ne istiyorsunuz/ne arıyorsunuz?" sorusuna "mutluluk" demek yerine "huzur, tatmin" demek yerine "istediğim mesleği elde etmek" "hayatımın aşkını bulmak" diye cevap veriyorsunuz. Ama şüphesiz bütün bu uzun cümlelerin altında ve sonucunda asıl arzuladığınız şey bir şekilde mutlu olmak, huzur bulmak, tatmine ulaşmak. Eğer bütün bunları elde ettğiniz "gerçek" ve somut şeyler ile yaşabiliyor, hissedebiliyorsanız ne mutlu size ! Belki haberiniz yok ama birileri sizin hayal bile edemeyeceğiniz kadar korkun bir durumdan kurtulup sizin yerinizde olmak için sonu gelmez ve yarasız bir şekilde yakarıp duuryor... Tanrı'ya , insanlara veya kendine. Hangisine daha çok inanıyorsa. Hemde sadece, sadece küçücük bir an için...

 Hayal kurmak hayatımızın önemli bir parçası kuşkusuz. Bütün gerçekler bir zamanlar hayaldir... Ulaşılan mevkiiler, icatlar, bağ kurduğumuz insalar. Hepsi bizim için bir hayal olarak başlar. Hayallerimiz bize zevk verir. Hatta bütün bunları somutlaştırmak için cesaret bile verir. Peki cesaret her şeye yeter mi ? Hayaller vermeye başladıkları zevk ile insanı dehşeti düşürür mü, yavaşlatır mı ?

 Ne kadar cesur ve istekli olursak olalım hayatta daha doğrusu insanlardan istediğimizi alabildiğimizi veya alabileceğimizi söylemek şu durumda Polyannacılık olacaktır. Bunda büyük payımız olabilir, hatalarımız, yanlış metodlarımız olabilir. Ama tüm bunlar bu yazının konusu değil aslında. Bu yazının konusu tam olarak nedeni önemli olmayacak şekilde hayal kırıklığının verdiği acı ile hayallere bağımlı olmak. Bazı insanlar, yanlış yerde doğarlar. Çok sevdiğimiz Tanrı'nın tüm o görkemli adaleti ve sonsuz sevgisine rağmen hemde... Aslında bu tamamen hayat ile ilgili. Bu olmasını asla engelleyemeyeceğiniz ve anormal bile olmayan bir lanet. Onlara istediklerini vermeyecek insanların arasında doğan bu insanlar doğuştan bağımlıdırlar hayallere. Elbette kurtulmayı deneyecek, kaçmayı deneyeceklerdir. Ama herkes istediğine ulaşsa böyle bir dünyada yaşıyor olamazdık... Siz bütün bu kurtuluşsuzluğu "canım gerçekten istese gider, demek yeterince uğraşmıyor"'a bağlayarak düşünme yükün kolayca üzerinizden atabilirsiniz. Ama bu yazının yaratıcısı kendisini çıkmaz sokaklara sokmaktan anormal şekilde hoşlanıyor. Bu yüzden sizin kadar kolaycı davranmayacak ve "sadece iste ve al" odaklı "çakma secret" felsefesine batmayacak. Hep dediğim gibi; her gerçekten istediğimizi almak mümkün olsa böyle bir dünyada yaşamıyor olurduk. Kuşkusuz istediklerimizi almaya yönelik emek harcamamız gerektiğine inancaksak diğer yandan emeklerimizin boşa gidebilecek olmasını hatta emek bile harcamamıza izin verilmeyecek olması kabul etmemiz gereken acı bir gerçekdir. Bu durumda , hayal bile edemeyeceğimiz şekillerde güçsüzleştirilen ve bu lanetin parçası olan bu insanlar hayatlarını hayaller ile geçirmeye mahkum olacaklar. Gözlerini kapatıp başlarını yastığa koyduklarında kaçabilecekleri o küçük dünyayı her geçen dakika genişletecekler. Her yeni hayal kırıklığında akan göz yaşlarını gerçekdışının diyarında gezinirken yüzlerine vuran rüzgar ile kurutacaklar. Her yeni muhtaçlık onları bu hayallare biraz daha bağımlı hale getirecek. Bağımlılık arttıkça alınan zevkin seviyesi de artacak. Kim istemez hayallarinden yüksek oranlarda zevk almayı ? İlk bakışta bu duruma büyük bir şans gibi bakabilecek olan insan alınan bu büyük zevkin gerçek olmayan bir dünyadan kaynakladığı ve hep böyle olacağı gibi dehşet verici korkunç düşünceler ile karşılatığında sırılsıklam ve çırılçıplak fırtınanın ortasında duruyormuş gibi tir tir titreyecektir...

 Her yenildiğinizde sığındığınız yalan dünyanın büyüklüğü sizi dehşete düşürecek. Kendinize söylediğiniz yalanların böyle anormal derecede zevk vermeye başlaması akıl sağlığınızdan şüphe etmenize yol açacak. En korkunç ihtimal ise; yetinmeye başlayacak olmanızdır... Kurduğunuz hayallerin güzelliğin önce sizi onları gerçekleştirmeye iter. Fakat üst üstte gelen hayal kırıklıkları bu sefer sizi ikinci aşamaya getirecek. Hayaller ile yetinmek... Gerçek olmayan sıfatları kabullenmek, gerçek olmayan insanlara aşık olmak... Gün gelip kendinizi bile bütün bu dünyada sadece sizin yaşadığınız gerçeğinden vazgeçirip bütün bu karakterlerin varlığı üzerine düşünmek. Sizin belki hayal bile edemeyeceğiniz, benim ise en uzun cümleler ile mantıklı bir açıklamasını yapamayacağım bu durum birilerini tepeden tırnağa sarıp sarmalıyor geçen her dakika. Hayaller ile öpüşecek hayaller ile sevişecek hayaller ile kendinizi adlandıracak, kanıtlayacak ve tüm bunların gerçek olmadığını bir kez daha farkedip sizin olmayanlara, olmayanlara her baktığınızda beyninizi, etinizi, kalbinizi yakan ateşi sonuna dek hissedeceksiniz.

 Mutluluğun bu dehşet verici sınırında kaybolmuş siz insanlara tavsiye vermek artık gereksiz. Tatmini ve huzuru ararken kendi içinde kaybolmuş ruhlar; sizin ancak temenniye ve iyi dileklere ihtiyacınız var.

 Bu yazıyı okuyana dek bu sınırın varlığından habersiz siz insanlar ise; tek ihtiyacınız olan buralarda biraz daha gezinip birkaç profile daha bakınmak ve bir çay içmek belkide...

Gecenin kör vakitlerinden sayıklamalar...

Kendinizden ödün verebilir misiniz ? Kişiliğinizden, düşündüklerinizden, yaptıklarınızdan ve yapmak istediklerinizden... Hemen "asla" demeyin. Belki bu soruya rahatlıkla "asla" diyebilecek kadar şanslı bir hayatınız olmuştur. Belki böyle bir hayatınız olmamıştır ama ne olursa olsun kendiniz olmanın, kendiniz kalabilmenin değerini anlamış birisinizdir. Öyleyse bu şanslı bir hayatınız olmasından bile daha önemli ve güzeldir bana kalırsa.

Soruya cevabınız ne olursa olsun bu yazı devam edecek. Çünkü yazarda artık kendinden ödün vermemesi gerektiğini düşünüyor... Ne için kendinden ödün verebilir insan ? Birazcık daha sevgi. Birazcık daha ilgi, birazcık daha insan, arkadaş ve daha ötesi. Birazcık daha kabullenilme. Yalnızlıkla dengesiz bir ilişkiniz varsa eğer işiniz zor demektir. Onu seversiniz, ondan ayrılamazsınız ama yalnızlık küçük bir kurt. Her dakika içinizi kemiren. Biraz acı bile hoşuna gidebilir insanın. Tıpkı dudağının üzerindeki yarıkla oynamak bundan zevk almak gibi. Ama yarık ilerledikçe, açıldıkça zevk salt acıya dönüşür. İleri gittiğinizi, bir şeylerin olması gerekenden fazla olduğunu anlarsınız. Yalnızlıkta bazı insanlar için aynı acıyı yaratır zamanla veya zaman zaman. Gecenin ağır karanlığının tam ortasında sadece kendi sesini duyarsın. İçinden bir şeyler bağırmak haykırmak ister , bir şeyler söyleyebilmek, konuşmak ne konuda olursa olsun ama neye yarar ? Kendinden başka duyacak kimse olmadıktan sonra konuşmak belki sadece bir delilik belirtisi, sadece bir kendi kendini tatmin aracı. Dışarıdan gelen sesler... Karşı pencerenin arkasında gezinen, bir şeyler ile uğraşan insanlar... Orada bir hayat var. Sen değil. Herkesin bir yalnızlığı var ama o an sen dünyanın en yalnız insanısın. Zaten kendi yaşadığı acılar hep en büyükmüş gibi gelmez mi insana ? Öyleyse bunun tadını çıkar. İşte böyleyken birkaç insan için kendini feda edebilir insan. Biraz sevgi için kendinden vazgeçebilir. Sesini duyabilecek bir kişi zaten acı, sessizlik biraz nefret,biraz kibir biraz da kıskançlık içinde kıvranan ruhunu satabilir. Belki hep istediği o insanlara benzer belki yaptığı şeyleri yapmıyor, sevdiği şeyleri sevmiyor hissettiği şeyleri hissetmiyormuş gibi davranır. Yalnızlığın, kocaman karanlık bir tarlanın ortasında baykuş sesleri ile yaşamanın, kendiyle arkadaş olmaya çalışmanın, gözlerini kapattığında onlarca farklı karakteri bıkmadan yaratmanın acısını çekmeyen birinin anlayabileceği bir şey değildir bu. Eğer bütün bunlar hakkında en ufak bir fikriniz yoksa bu yazıyı da bu düşünceyi de binlerce küçük iğne gibi suratımıza saplanacak hakaretler ve tavsiyeler ile geçiştirebilirsiniz. Ve inanın bu size zevk bile verecektir. Hayatta tüm şanslar eşit dağıtılmaz. Hatta anlama kabiliyetleri ve akıl sağlıkları bile... Ama bütün bunların tadını aldıysanız bu satırları okurken belki ağzınızda acı bir tat ile yutkunuyorsunuz ve yediğiniz şeyi bir an önce sindirip boşaltmak için can atıyorsunuz.

Uğruna yaralanmış ruhunuzu sattığınız insanlar sizi gerçekten mutlu edebildi mi peki ? Boğarak öldürdüğünüz gerçek siz aynalarda hesap sormaya geliyor mu sık sık ? Bütün o elde ettğiniz kalabalığın arasında anlık zevkler ile mutlu olmaya çalışırken yalnız kaldığınızda eskisinden daha büyük acılar çekiyorsunuz belki. Belki de kendinizden ödün vermenize rağmen istediğinizi alamamışsınızdır. Büyük ihtimal lanetlisiniz siz... Korkuyorsunuz hemde deli gibi ! Hayat boyu böyle kalmaktan, yaşadığınız o odanın içindeki havaya başka birilerinin nefesinin karışmamasından, kendi kendinizle konuşmaya çalışmaktan. Bütün o insanların, arkadaşların hatta sevgililerin birer hayal ürünü olarak kalmasından. Bu önüne geçilemez, beyninizi yakan , nefesinizi kesen korku yüzünden bütün bu ölümcül hatalar. Bütün bu kendinizi öldürme oyunu... Sizi siz olduğunuz için kabul edecek insanları bile farketmeden kaçırdınız belki. Tanrım ne korkunç ! Ne yakıcı bir pişmanlık bırakır bu aptallık geride. Sizi yanlış tanıdılar, kendinizi yanlış tanıttınız. Gerçeği farkettiğinizde bağırmak, kusmak istediniz ama artık kendinizi tanıtmak için çok geçti. Sırf birileri ile küçük bir bağlantı, aslında önemsiz bir iletişim kurmak için söylemeye çalıştığınız bütün o saçmalıklar... "Kim olursan ol sana ihtiyacım var" diyecek kadar küçüldünüz mü ? Ama hayatınıza bir şekilde giren insanlar ile bile bir şeyleri yürütmeyi beceremiyordunuz. Yetinebileceğinizi sanıyorsunuz ama kabul edin yetinemezssiniz... Gözlerinizin önünde korku renginde kalın bir bant var... Şimdi bütün bu pişmanlıklar ve dikişleri patlamış yaralar ile ne yapacaksınız siz ?

Yaşayacaksınız. Alışmış olduğunuz acıdan ve rahatsızlıktan zevk almaya çalışarak hemde. Herkes biraz anlaşılmazdır. Belki siz birazdan daha fazla... Ama sizi anlayan ve aslında kendinizi korkmadan açıkça anlatabildiğiniz birisi var. Siz. Aynadaki o tanıdık ama hatları hakkında pek fikrinizin olmadığı yüz. En azından onun katili olmadığınız için içinizi bir parça rahat hissetme ihtimaliniz bile var hatta. Ama bu sanal dünyadaki arkadaşlıkları bile kıskanacak kadar ve sahip olmaya çalışacak kadar çaresiz olmayacağınızı göstermiyor... Belki bütün bu yalnızlığı terk edip , ruhunuzu öldürmek yerine bedeninizi öldürmelisiniz ama hayır, asıl ondan köpekler gibi korkuyorsunuz. Bütün o kutsal kitaplar ve söylenenler... Bu sağlam görünen kanıtlar bile nereye gideceğinize dair bir inanç vermedi size. Bunu yaşamaktansa kalabalıklarda kaybolmak, gecenin sessizliğinde tekinsiz konuşmalar yapmak daha güvenli belki. Güvenliden öte alışıldık... İşte yine başladığımız yerdeyiz...

Bir hiç içindi tüm bu satırlar. Hiç okunmayacak kadar sahipsiz ve yalnızlar.

Farkında olmanın dayanılmaz ağırlığı: Rüyalar...

Sık rüya görüyor musunuz ? Sizi ilgilendirir mi bilemiyorum ama ben sık sık rüya görürürüm. Ve çoğunu hatırlarım. Rüya görmek ile ilgili, tam olarak ne olduğu ile ilgili birçok yorum ve inanış var. Aslına bakacak olursanız ben bugüne dek sadece iki tanesini duydum ama daha etkileyici bir cümle olması için böyle dedim az önce. Oldu mu bilmiyorum ama benim duyduklarımdan birisi bilimsel diğeri ise mistik bir kökene dayanıyordu.

Bilimsel bir kökene dayanan bu düşünce; gördüğümüz rüyaların kaynağının bilinç altımız olduğunu söylüyor. Bastırılmış bazı duygularımızın da rüyalar ile kendini gösterdiğini. Bu , mesela o aralar aklımızı çok kurcalayan bir olayın rüya olarak karşımıza çıkmasını düşüncesi ile de devam ettirilebilir. Kısacası rüyaların kaynağı beyinimiz. Bilinç altı, iç güdüler, korkular, arzular... Bu oldukça mantıklı. Ve buna kanıt olabilecek birsürü rüya anlatabilirim sizlere. Elbette bana ait rüyalar. Fakat bu , zaten sıkıcı derecede uzayacağı yavaş yavaş belli olmuş bu yazıyı daha fazla uzatmaktan başka hiçbir bir işe yaramaz. Nasıl olsa pek umrunuzda olmayacak ve sizi sıkacak... Hem ne siz doğru söylediğime emin olabilirsiniz ne benim bu yazıyı yazmaktaki amacım bu bilimsel tespite kanıt göstermek. Buna ihtiyacı var mı ki ? Kesinlikle yok.(veya özellikle benim tarafımdan kanıtlanmaya ihtiyacı yok diyelim şuna...)

Bahsettiğim ve "mistik" olarak aslandırdığım diğer inanış ise rüyaların Tanrı'nın bize verdiği mesajlar olduğuna inanmak. Tabii bunun için önce Tanrı'ya inanmalısınız. Daha sonra buna da inanmayı deneyebilirsiniz. Açıkçası ben Tanrı'ya inanıyorum (bana kalacak olursa oldukça rahatlatıcı bir düşünce, ve rahatlamaya ihtiyacım var...), fakat bu , mistik rüyalar teorisine inanamama yetmedi. Rüyaların Tanrı tarafından verilmiş bir mesaj veya yetenek (rüyada geleceği görmek gibi) olduğuna inanmak neden beyin kaynaklı olduğuna inanmaktan daha mantıklı olsun ? Tamamının böyle olduğuna inanılamaz. Ama bir ihtimal aralarında böyle olan rüyalar olabilir mi ? Yani temelde rüyalar yukarıda saydığımız bilinç altı, arzu gibi nedenlere bağlı fakat Tanrı, arada sırada onları kendi amaçları için kullanabiliyor. Beynimizin, zihnimizin içine girebiliyor. İlgi çekici (daha çok korkunç). İnanın veya inanmayın...

Yazının bu ilk kısmı tamamen saçmalıktı. Sadece asıl konuya geçmeden önce dili nasıl kullanabileceğim ile ilgili biraz alıştırma yapmak istemiştim. Birde rüya ile ilgili hangi temele, teoriye daha yakın olduğunuzu bir kez daha düşünmeniz, sorgulamanız da (hemde benim sayemde) hoş olacaktı. Şimdi ise pat diye asıl bahsetmek istediğim konuya girebilirim...

Hiç rüyadayken rüyada olduğunuzu bildiğiniz oldu mu ? Bunun farkında olduğunuz... Aslında rüyanın herhangi bir yerinde de farkına varmış olabilirsiniz. Herşey tamamen saçmalaştıktan ve kontrolden çıktıktan sonra "evet şimdi anladım, ben rüya görüyorum" demiş olabilirsiniz. Ama benim asıl kast ettiğim şey , en başından beri ve gördüğünüz rüya aslında gayet mantıklı, gerçeğe yakın olsa bile rüya olduğunun farkında olmanız. Bu nasıl tuhaf bir farkındalık ? Bilimsel tarafı ile ilgili hiçbirşey bilmiyorum (belki de yoktur öyle bir tarafı). Sadece, bana çok korkunç geliyor. Çünkü evet, sık sık yaşıyorum. Yalan söylememe gerek yok, son zamanlarda birazcık azaldı ve "şiddetini" kaybetti denilebilir. Fakat bunu en şiddetli biçimlerde yaşadığım anları dün gibi hatırlıyorum. Ve düzenli olarak yaşadığım dönemleri de.Bir karadeliğin içinde olmak gibi olabilir, bir ihtimal... Veya bambaşka bir boyutta kaybolmak.Korkunç. Ama aslında asıl korkunç olan tanım; kendi içinizdeki bilinmeyen boyutlardan birinde kaybolmak. Aslında bu rüya görmenin tanımı olarakta kabul edilebilir. Yani bu durumda rüya görmek kavramının korkunçlaşması için başka bir takviyeye ihtiyacı kalmaz ( rüya olduğunun farkında olmanız gibi bir takviye mesela). Zaten öyledir. Ama burada kilit nokta; bunun farkında olmak. Farkında olmadığınız zaman adı üzerinde farkında olmadığınız için bu dehşeti yaşamazsınız. Ama farkında olmak... Paranoyaya sürüklenmektir. O an" ya hiç uyanamazsam? Ya hep bu rüyanın içinde kalırsam ?" gibi düşüncelerin zihninizi işgal etmesi kuvvetle ihtimaldir. Zaten bilincinizin yarı kapalı olduğu bu anda bu düşünceler gibi hayaletlerin, gölge ruhların ziyaretinize gelmesi... Bu dünyanın en dehşetli kombinasyonlarında birisi. Mantıklı düşünebilmek ve düşünememek arasında kaybolmak bu. Tam ikisinin arasındaki çizgidesiniz. Hangi tarafa geçerseniz geçin, bir şekilde çizgiyi tamamen geçmiş olsanız bu o kadar da korkunç olmazdı kanımca. Ama tam ortada olmak, çizgide yürümek, ne düşündüğünüzü, hissettiğinizi, bunun ne tür bir his ve düşünce olduğunu bilememek. Bu daha korkunç. Hem ilginç ve mantıklı denilebilecek bir şekilde rüya olduğunu biliyor hem rüya denilince kesin bir sonuç olacak uyanma kavramını tamamen unutuveriyorsunuz... İşte yazının bu çekirdek kısmında isteseniz de istemeseniz de size bazı deneyimlerini aktarmak zorundayım.

Aslında yukarıda yazdıklarımda size deneyimlerimi aktarmak ile eşdeğer sayılabilir. Sonuçta onlar benim hissettiğim benim düşündüğüm şeyler. Yani benim deneyimlerim bir anlamda. Ama içlerinde somut bir örnek yoktu , bu açık.Nasıl böyle tesptiler yapabildiğim gizemli bir konuydu. İşte şimdi olayı daha fazla somutlaştırmak ve bu his/düşünce deneyimlerine ulaşma yolumu anlatmak açısından hatırladığım en şiddetli vakamı size anlatacağım. Ana hatlarıyla anlatmaya çalışacağım merak etmeyin. Ben herzaman ayrıntılara büyük önem veririm.Çünkü bütün resim aslında küçük parçalardan oluşur. Yap boz gibi. Ama sizi daha fazla sıkarsam, yazının sonuna ulaşamayacaksınız bu belli birşey...

7 yaşına dek köyde büyüdüm. Bu yüzden çocukluğumdan beri bu köy,rüyalarıma sık sık girmiştir, konu olmuştur. Yine böyle , bu yönü ile alışıldık bir rüyaydı. Daha en başından tuhaf bir deneyim olacağı belliydi aslında. Mat renkler,ağır bir sessizlik... Ve daha sonrasında anlamsız sesler... Bedenim uyuşmuş gibi, zihnim ise tuhaf bir şekilde çok canlıydı. Oradaydım fakat aslında orada değildim. İşte ancak böyle garip bir ifade ile açıklanabilecek (daha doğruzu "açıklanamayacak") bir rüya. En başından beri rüya olduğunu biliyordum. Çünkü daha az önce Edirne'de yatağımda uyuyakalmıştım. Üzerimde bir rüya hali yoktu, gerçek yaşamla ilgili bütün bu ayrıntıları çok net hatırlıyordum. Nasıl köyde olabilirdim ? Çok saçmaydı, elbette bu bir rüyaydı. Ama bu beni daha da heyecanlandırdı. Sanırım ilk defa bu kadar farkındaydım. Neler olacağını çok merak etmeye başladım. Acaba bilinçli olarak bu rüyaya şekil verebilir miydim ? Mesela kendi istediğim şeyleri görebilir miydim ? Evet, merakla bekliyordum. Bir arabanın içinde adeta uçarak (çünkü yüksekte olduğumuz belliydi) köye ulaşmaya çalışırken önce yakında birkaç saniye evi daha doğrusu ahırı gördüm sonra kendimi o bildik mutfakta buldum. Karşımda anneanem ve dedem vardı. Anneannemin yemyeşil ve çerçevesiz gözleri her zaman ürkütücü görünebilirdi ama bu sefer daha başkaydı... Elbette bunun nedeni rüya görüyor olmamdı. Dedem oldukça sessizdi , sanki yoktu. Gerçekte tabiki yoktu ama rüyada da oldukça silik bir karakter tarafından canlandırılıyordu... Altın bir tas gördüğümü hatırlıyorum.Anneannemin elinde.Sonra bana verdi sanırım. Ve altın renginden normal haline dönmüş olabilir daha sonra. Umarım tasın ne olduğunu biliyorsunuzdur.Belki içinde yiyecek birşeyler de vardı. Bu tuhaflıklar sizi değil rüyadaki anlamsız sembolleri anlamlı kılmaya bayılan yaşlı teyzeleri ilgilendiriyor aslında. Tas, sahan... Benim adım gibi bildiğim şeyler... Neyse. Bu tuhaf iki rüya karakteri orada durup ufak tefek önemsiz haraketler yaparken ben onlarla tartışıyordum. Evet yanlış okumadanız.Aynı şuan sizinle konuştuğum kadar mantıklı ve uyanık bir şekilde onlara birşey anlatıyordum. Size anlattığım şeyle çok yakın birşeyi... Bunun bir rüya olduğunu... Tanrım, iki hayale, iki rüya karakterine ciddi ciddi "bakın bu çok açık ki bu bir rüya, siz gerçek değilsiniz," diyordum. Bu tartışma, yukarıda biryerlerde bahsettiğim ne mantıklı ne mantıksız bir halde olmaya korkunç ve çok uygun bir örnek olarak da verilebilir. Aslında kendi kendime konuşuyordum. Anlattığım şeyler mantıklı olmasına rağmen anlatmaya çalışmam bir o kadar saçmaydı. O yemyeşil gözler donuklaştıkça, ve akıl almaz şekilde bakmaya başladıkça hem korkmaya hem anlamadıkları , inanmadıkları hissine kapılıp onlarla kavga etmeye başladım ( geçmiş zaman eklerini terk ettiğimize göre olayın içine girdik demektir). "Saçmalamayın beni dinleyin, buraya nasıl geldim sizce ? Bunun mantıklı bir açıklaması yok. Gerçek değilsiniz. Efrafınıza bakın. Bütün bu gölgeler, sizin içinde olduğunuz bütün bu tuhaf davranışlar. Normal mi ? Kabul etseniz de etmeseniz de bu bir rüya"... Bu ifadelerim karşısında şuan hatırlamadığım birşey söylediler sanırım. Ama sonunda "Öyle mi ?" gibi birşeyler de söylediklerini hatırlıyorum. Ve kalktılar. Kalkmak ve yok olmak arası birşey ... Hem ortaya oldukça uyanık tezler ve örnekler atmış, bunun rüya olduğunun gayet farkında olan biriydim hem de onların sanki benim zihnimden çıkmış değilde bağımsız varlıklar olduğu hissine kapılmış, ikna etmeye bile çalışmıştım. Ama şu kesin ki en baştaki heyecanım kaybolmuştu. Artık bu işin sonunun pek iç açıcı olmadığını hissetmiştim. Bunu o yeşil gözleri görür görmez hissetmiştim aslında... Kime ait olduğu belli olmayan o yeşil gözler... Belki içinde bütün çocukluk korkularım vardı ama bunlar sizi hiç ilgilendirmez. Bu duygular içerisinde kendimi, evin oturma odası olarak kabul edeceğimiz kısmında buldum. Duvarda beni herzaman tuhaf hayallere sürüklemiş o duvar halısı vardı. Dans eden bir İspanyol kadın ve erkek. Efrafta oturmuş onları izleyen diğer kadın ve erkekler. Adete ağaçlı daha doğrusu çalılı bir avludalar. Müzisyenleri de unutmayalım. İşte daha fazla korkmam için bir neden daha... Yıllarca bu halının altındaki divanda yatmış birisi olarak hemde. İçimde yaklaşan bir sinir krizinin huzursuzluğu ile beklemeye başladım.Odada yalnızdım. Korkuyordum, tedirgindim, düşünceliydim. Nasıl uyanacaktım şimdi ? Bu iş iyice canımı sıkmaya başlamıştı artık... Yapacak hiçbirşey yoktu burada. Yön mön verememiştim ve hiç eğlenceli olmadığı açıktı artık. Ama neden hâlâ uyanamamıştım ? Biliyordum , yatağımdaydım, uyuyordum. Ama bedenime çok uzaktım. Acaba otobüse binip Edirne'ye dönsem, rüyada yani, birşey değişir miydi ? İşte, işte o bahsettiğim çizgide yürüyordum. Gittikçe daha fazla telaşlanmaya başladım. Dakikalar geçiyordu. Ama herşey çok sakin ve katıydı.Hiçbir uyanma belirtisi yoktu. İşin kötüsü rüyanın görüntüsü, içinde bulunduğu mekan gittikçe daha fazla somutlaşıyor, yerine oturuyor, gerçeğe daha fazla benziyordu. İçimdede ki hislerde bunu destekliyordu. Rüya gerçeğe dönüşüyor ve üzerime çöküyordu. Boğulmuyordum. Aksine rahatlıyordum. Boğulsam evet derdim, bu bir uyanma belirtisi, az kaldı böyle devam edemez, belli ki uyanacağım. Ama ben... Ben gittikçe oraya uyum sağlıyordum. Bu , bu bir dehşetti. Rüyada olduğumu biliyordum. Ama bu bir dehşetti. Zaten korkunç olan açıkça rüya olduğu belli olan bu deneyimin nasıl böyle gerçekleşmeye başlıyor olmasıydı. Yo yo yooo, burada yaşayamazdım. En korktuğum şeydi bu. Gerçeği kaybetmek... Hâlâ öyle aslında. Hatta sırf bu yüzden sarhoş olmaktan çekinen (sarhoş olmaktan ziyade madde kullanmak benim için daha ürkütücü ve imkansız), aklımı kaybetmektense "delice" korkan biriyim. Buna yenilemezdim. Ne yapabilirdim ? Belki, belki ortalığı hareketlendirirsem, bu işe yarayabilirdi. Bu içinde bulunduğum şey maddenin plazma hali gibiydi... Veya cıva gibiydi (elimde tutup oynadığımdan cıvaya daha iyi benzetebiliyorum). Sıvı değildi ama katı da değildi. Gaz asla değildi. Ağır birşeydi. Çok ağır. Ama dağıtabilir miydim ? Kilometrelerce uzaktaki bedenimi uyaracak birşeyler veya ? Beynime güçlü sinyaller gönderecek... Bu kadar şiddetli bir şekilde düşünmenin bile işe yaramaması umudumu kırmıştı ama yinede denemeye başladım. Korkunç bir cinnet hali ile bütün eşyaları parçalamaya, hepsini bulundukları yerlerden alıp rastgele etrafa atmaya başladım. Şimdi içimde bir duygu daha beliriyordu; öfke. Sonuna kadar faydalandım bu öfkeden ve odaya verebildiğim kadar zarar verdim. İşe yaramadı. O sırada sanki birileri daha oradaydı... Sanki anneannem geri gelmişti. Bilemiyorum. Sonra yine yalnızdım. Hıçkırarak ağlamaya başladım. Deli gibi bağırıyordum. Sesim pek yüksek çıkmıyor gibiydi ama bu beni daha çok hırslandırıyordu. Ve evet. Kendime vurmaya başladım. Çimdikler, tokatlar, yumruklar. Atabildiğim kadar hızlı. Özellikle bacaklarıma. Bu beni uyandırabilirdi. Beynimi uyarmak işe yaramamıştı,bu korkunçtu. Rüyanın ağırlığını dağıtmak tam bir fiyasko ve acizlik oldu. Bu durumda geriye bir tek bedenim kalıyordu. Aslında ben yoktum. O çimdikler yoktu. Ama belki, bir ihtimal rüyada yaptığım hareketleri gerçekte de yapabilirdim. Rüyadayken gülünce, gerçekte de gülmek gibi. O zaman uyanırdım işte. Bir an uyandığımı görür gibi oldum. Ama , Aman Tanrım ! Uyandığımı görmemiş, hayal etmiştim, ve gözümün önüne getirmiştim aslında. Rüya iyice tuhaflaşmaya başlamıştı. Artık rüyanın içinde hayal de kurabiliyordum ! Bu beni mahvetmişti. Üstelik kendime uyguladığım bütün o fiziksel şiddetin işe yaramaması... Artık resmen " buradaydım". Peki e kalmıştı geriye ? Hiçbirşey. Ne yapacaktım ? Çaresizlikle oturup durumu kabullenmeye veya birşeyler olmasını beklemeye hazırlanacakken aklıma elbette Tanrı geldi. Tanrı, Allah. Ne derseniz. O, evet evetiçten içe O'na inanıyordum (rahatlamaya ihtiyacım olduğunu söylemiştim... ). Hiç dindar sayılmazdım. Kim dindardı ki ? Ama birşekilde inanıyordum inanıyordum. Size bunun rahatlatıcı bir düşünce olduğunu yazının en başında söyledim. Bakın; buna bir örnek bulduk şimdi. Eğer yapacak hiçbirşeyiniz yoksa, Tanrı'dan yardım isteyerek rahatlayabilirsiniz. Bu içinizde bir umut yeşertebilir. Tutanacak son dal olabilir. Eğer işe yaramazsa da kendinizi suçlamak yerine O'nu suçlayabilirsiniz. İşte, bu durumda bile bu düşünce rahatlatıcı olmuş olur(doğru veya yanlış olduğunu şimdilik boşverin, bu yazının konusu bu değil). Bunu söylemek şimdi tuhaf geliyor ama evet, dua etmeye başladım. Yalvarıyordum. Bildiğim duaları okumaya çalışıyordum. Islak bir fare gibiydim. Acizdim. Kendime olan tüm güvenimi kaybetmiştim.Böyle bir durumda tutunmaya çalışacağım başka hiçbirşey kalmamıştı. Ağlayarak ve kontrolümü tamemen kaybetmiş bir biçimde dua ederken , uyandım. Ah, bu kadar kolay mıydı ? Önce herşey sislenmeye, bulutlanmaya başlamıştı. Artık rüya yine olması gerektiği gibi oluyordu. Ve o beklenen an. Kurtuluş. Neden ama ? Nasıl ama? Gerçekten Tanrı mı yaptı bunu ? Yoksa sadece artık uyanma vakti mi gelmişti ? Bu önemsiz, en azından bu yazı için. Evet evet sakın buraya takılmayın. Ama eğer Tanrı inancı konusunda bir yazı yazarsam bunu düşünebiliriz. Şimdi ise burada asıl önemli olan bu anlattığım deneyimin korkunçluğu.Ve yaşanmış olması. Nasıl olur da yaşanır ? Belki de normal. Veya değil... Emin olun, yani bunu yaşamış birisi olarak söylüyorum bu hayatınızda yaşayabileceğiniz en korkunç şeylerden birisi. Öyle ki, bunun üzerine bir korku filmi senaryosu veya bir korku romanı , öyküsü bile yazılabilir. Ki zaten öyle (ve evet, yazıyorum...). En basit ve yüzeysel tanımı ile; rüyadayken rüyada olduğunu bilmek. Üzerine rahatlıkla yakıştırılabilecek diğer tanımları ile ise; mantık ile mantıksızlığın arasındaki kara delikte çılgınca savrulmak... "Kendi içinizdeki bilinmeyen bir boyutta kaybolmak"... Varlığınızın en karanlık köşesine yaklaşmak... Cıvanın içine girmek... Hayal edebilir misiniz ? Belki tıpkı benim gibi deneyimleriniz vardır. Çünkü eğer yoksa bilin ki sizden gerçek bir anlama beklemiyorum...

Sıkça alakasız yollara saptığımız bu koca yazı boyunca umarım fazla sıkılmadınız. Ve umarım o heyecanla ve dikkatsizlikle saptığım yanlış yollar ile değil bu yazının çekirdeği ile ilgileniyorsunuz. Amacım bu yazıyı bir sonuca ulaştırmak değildi. Sanırım bu sadece giriş ve gelişme bölümü olan bir yazı. Aslında keskin bir son yapmaktan veya bir sonuç ortaya koymakyansa sizi bu konu hakkında düşünmeye sevk etmek benim için daha önemli ve daha heyecan verici oldu.Sizi o rüyanın içine biraz da olsa sokabilmeyi inanın çok istedim. Ve inanın, sokamayacağıma inanarak istedim bunu... Rüyanın olmasa bile benim zihnimin, bu yazıda yarattığım mekanın içine girebilmiş olmanızı umuyorum. Tadına tam varamamış olsanız da dilinizin ucuna sürmeniz bile benim için bir başarı ve zevk olurdu. Bundan sonra karşılaşacağımız diğer yazılar diğer düşünce evrenleri için bir teşvik...Aslında beni böyle birşeye teşvik etmeseniz de devam edeceğim. Belki bu yazıyı okumadınız (yinede karşımda olduğunuzu farzediyorum, tuhaf bir biçimde...). Veya bu satırlara ulaşamadınız. Ama bu bile yeni yazılar yazmamamı engellemeyecek bilmiş olun (aslında bilmiş olayım, bu devamlılık mesajını önce kendime veriyorum). Üzerinizde hiçbir etki bırakamadıysam sağlık olsun. Sizi yazının içinde kaybettiysem, rüyanın içine sokup orada bıraktıysam lanet olsun bana. Size büyük bir kötülük yapmışım demektir bu. Ama eğer sizi tekrar uyandırmayı başardıysam , bu harika. Öyleyse yazım üzerine düşünebilirsiniz. Bir küçük ihtimal daha var.... Eğer yazıdan ve size uzak bir yazar olarak benden öte direkt olarak benimle ilgilenmeye başladıysanız, benim kişiliğimi, benimle yaşayabilmeyi merak etmeye başladıysanız... Sevgili okuyucular, yanlış yerdesiniz. Burada yapmanız gerek Ayşe Özlem Elçi'nin kim olduğunu irdelemek değil çünkü. Ama bu yazılarımı anlamanıza yardımcı olacaksa... Öyleyse yönteminize saygı duyabilirim sanırım. Fakat düşünce evreni ortaklığımızın çekim alanından kopup benim kişiliğimin başlı başına bir çekim alanı olduğu yanılgısına kapılmadığınız sürece. Bu çok fena olur.Ama yinede bunun egomu okşayacak bir iltifat olduğunu itiraf etmeden geçemem...

Yazardan küçük not: Farkında olmanın dayanılmaz ağırlığı rüyalarda bile peşimizi bırakmaz... (en azından benim ve bana benzeyen insanlar için... )