29 Ekim 2010 Cuma

Beynimin içinden parça parça replikler

Sen sırf çürümediğim için yaşadığımı sanıyorsun değil mi ? Oysa ben yaşamıyorum, ben bir ölüyüm artık. Sen sadece hareket edebilen kemikler ve henüz taze bir deri görüyorsun. Oysa ben parçalanmış bir beyinim, yanmış bir ruhum artık.

Ölüm senin sandığın şey değil, gözlerimin içine bak, ölüm işte bu !... Ve biz yıllardır bu kasabada değil, kocaman bir mezarlıkta yaşıyoruz aslında...

18 Ekim 2010 Pazartesi

Bilinmeyen bir gerçek üzerine...

Gerçeğin göreceli olmasıdır beni mahveden... Gerçekte neredeyim ? Tam burada, bu gözlerimi bile açmak istemediğim yerde etrafımı görmeyeyim diye. Peki "gerçekte" neredeyim ? Orada, Ölü Vadi'de uzanmış Samanyolu'nu seyrediyorum. Biliyorum, hissediyorum. Karların üzerinde boylu boyunca uzanıyorum. Uyurmuş gibi, rüyadaymış gibi. Dokunabilecek kadar gerçek, gerçek olamayacak kadar tatlı bir rüya bu. Üşümüyorum, ürpermiyorum bile. Soğuk ama güçsüz bir rüzgar çarpıyor yüzüme. Orada, Ölü Vadi'de uzanmış hayalimi seyrediyorum.

Neredeysem neredeyim ama bildiğim en kesin şey, ruhum uzun süredir bedenimin içinde değil. Öyleyse şimdi gerçek nedir ? Bedeninin oturduğu yerde midir yoksa ruhunun gezindiği yerde midir insan ? Bedensiz bir ruh muyum kilometrelerce uzakta gezinen yoksa ruhsuz bir beden mi çöplüğün ortasında çaresiz ? Bilmiyorum, bekliyorum... Sadece soru soruyorum, cevapları veremiyorum, cevapları alamıyorum. Bütün sorun bu değil mi zaten ? Bu cevapsızlık değil mi beni mahveden ? Evet, bu cevapsızlıktır beni mahveden.

Ya ruhum gelecek her acıyı göze alıp, gelecek ve bir hançer gibi kınına girecek tekrar. Ya bedenim ruhumu aramaya çıkacak. Veya dayanamayıp bu bölünmüşlüğe teslim edecek kendini bilinmeyenin ellerine. Ah, sadece yazabilmek, hiç yapamamaktır beni mahveden... Kimim ben ? Neler geldi başıma ? Ne hissediyorum şu anda ? Cevabı bulsam bile gerçekliğinden şüphe etmektir beni mahveden...

Ömür boyu ruhsuzluğa mahkum bir bedenim, veya bedensizliğe mahkum bir ruhum ben. Hangisi daha gerçek ise... Ne ruhum özgürlüğünden vazgeçip, kendine yarattığı uçsuz bucaksız evreni terk edip bedenime girmeyi kabul eder (ki bilir, bu bana daha çok acı verecek). Ne bedenim ruhumu aramaya gidebilir, uzaklara. Bedenim tutsak, bedenim cezalı.Sıradan,en aptalımızın bile bildiği tuğlalar ile örülmüş ama bir o kadar aşılması güç duvarlar arasında bedenim. Ne paradoks ama ! Kim bilebilir, kim çözebilir, kim anlayabilir zaten bu karışık, bu pis dünya işlerini, insan engellerini. İşte bu bölünmüşlüktür beni mahveden.

Beklemek, neyi beklediğini bile bilmeden beklemektir beni mahveden... Gerçeği aramak, gerçekten kaçmak, gerçeği yitirmek, gerçeği arzulamak, gerçeği kabullenememek... Gerçek hakkında ne hissettiğini ne düşündüğünü bile bilmemektir beni mahveden. Gerçeğin dışarı çıkmak için içimde depremler yaratan, fırtınalar kopartan ama ağzımı her açtığımda dışarı sadece güçsüz ama yakıcı, sonu gelmez bir yaz esintisi çıkaran kelimeler olmasıdır beni mahveden. Gerçek boğazımda bir düğüm, parmaklarımda bir amaçsızlık, içimde bir tatminsizlik. Gerçek bu yazının bile beynimdeki basıncı azaltamamasıdır işte. İşte bu ne idüğü belirsiz gerçek benim hayatımdır. "Benim hayatım gerçektir." En kinayelisinden trajikomik bir gerçek. Bütün bu karmaşık cümlelerin karıştırdığı güzel akıllar; ne hayallerimin gerçek olması, ne gerçeklerin hayallerimin yanından geçmesidir beni mahveden.

Ne yapacağını bilmek, bildiğini sanmak en azından ama onu bile yapamamak, ateşini dışarı çıkaramayıp kendini içten içe yakmaktır beni mahveden. Yararsızca arzulamaktır beni mahveden. Kendini bile tanımayan, kara deliğin içinde savrulan kocaman bir ben. Bilmek ile arasında derin, rüzgarlı bir uçurum yapmak ile arasında uyuşuk, hastalıklı bir ruh bir beyin olan bir ben. Uzanan ama bir türlü dokunamayan, hisseden aslında ama kendine bile anlatamayan ben. Bütün bu çelişkiyi bütün bu saçmalığı göremiyor musunuz hâlâ ?  Bendir aslında, her şeyi ile bendir, yine gelip beni mahveden...

14 Ekim 2010 Perşembe

Uçuyorum

Uçuyorum...
Kanatlarım çıktı onları ezen, hapseden et parçalarının, kemikten kafeslerin içinden.
Uçuyorum...
Bedenim pisti, bedenim kirliydi, etlerim çürümüştü, gözlerim nefretten kıtaları hareket ettirecekti sanki ! Hatıralarım yazın sıcak rüzgarları gibi yakar zihnimi.
Uçuyorum...
Artık benim olmayan parmaklarda kan pıhtıları, dudakların üzerinde ince kabuklar ve derin yarıklar var ve ben... uçuyorum...
Benim değildi beynim, hiç beynimle düşünmedim
Kendimi kaybettim, kendim tiksindim, yıkanıp temizlenemedim
Suçsuz günahsız bir çocuk vardı içinden lanetli, cıva gibi ağır cıva gibi zehirli karışımların geçtiği damarların altında
Suçsuz günahsız bir çocuk haykırırdı etten duvarların ardında
Suçsuz günahsız bir çocuğu boğdular yüce sevgisizlikleri ile ! 
Suçsuz günahsız bir çocuğun yüzüne kapandı kapılar merhametten yoksun , sigaradan sararmış eller ile
Uçuyorum...
Hep bedenim sarhoştu benim, kahverengi masaların üstünde ve şimdi ruhum sarhoş beyaz ve beyaz olduğu kadar kirli tuvaletlerin içinde benden başka her türlü canavar olan aynalarının karşısında ayılmamacasına ve, ve ben uçuyorum...
İçimde kopan, zaten hiç birleşmemiş olan bir şeyler çelikten, demirden halkalar gibi geçiyor birbirine
Uçuyorum...
Duvarlar yıkılınca kavuştu susuz bir ruh küçük sevgilisine
Uçuyorum...
Geride ölü bedenler bıraktım sanki yüzlerce binlerce 
Uçuyorum..
Geride ruhu olmayan bir et yığını bıraktım, orada, atılmış parçalanmış yatıyor aşağıda
Uçuyorum...
Şimdi keskin kokulu, ağır bir sisi yarmışım, bedensiz bir ruh olmuşum uçuyorum
Uçuyorum, yanından geçtiğim ve ateşimi hissettiremediğim insanlar, uçuyorum
Uçuyorum, aç bir çakal gibi kurtlanmış etlerinizi parçaladığım kirlenmiş ruhlar, uçuyorum
Günah yedim, acı içtim sizinle birlikte, oturduğumm masalarınızdan şimdi ebediyen kalktım, uçuyorum
Elveda hayal kırıklıklarım, elveda beklenmiş ama kapıyı hiç çalmamış sevgiler
Elveda boş şişeler, göremediğim renkler tadamadığım tatlar elveda
Elveda sevemediğim çocuk, elveda hatırlamaktan deliler gibi korktuğum çocuk elveda
Senin de kırmızı ayakkabıların vardı o masaldaki kız gibi dans ettikçe ayaklarını sıkıp yarıveren, elveda
Senin de bir celladın vardı hemde kangren olmamış taze yerlerini kesen, elveda
Uçuyorum...
Hiç sevmediğim toprağınızı, denizinizi beğenemedim, şimdi utancımdan kafamı kaldırıp bakamadığım gökyüzüne gidiyorum
 Uçuyorum...
Azrail'inizdim kendi ellerinizle yarattığınız...
Kocaman bir okyanusta bir parça köpük olan deniz kızına özendim
Şimdi kendi okyanusuma uçuyorum
Uçuyorum arkamda her gece rüyalarıma giren arsız hayaletleri bırakarak
Uçuyorum aynalarda şekilden şekile giren gölgeli ölü suretler bırakarak
Uçuyorum , ben kendi cehennemimi yaratmışım bu dünyada,
Kaybolmadım, keşke kaybolsaydım içinde ama her yerini olmayan adım gibi biliyordum, uçuyorum
Almıyorum, zaten hiç istediğimi alamamıştım, vermiyorum zaten hiç vermemiş, verememiştim...
Yürümüyorum, koşmuyorum, düşmüyorum, düşünmüyorum, anlatmıyorum, hoş zaten anlatamıyorum
Uçuyorum...

Bu şiir bir öykü, bir senaryo için yarattığım bir karaktere ithafen, onun ağzından yazılmıştır. Karakter alkolik bir seri katildir. Kendince masum olmadığını düşündüğünü insanların arasındadır ve yine onları öldürmektedir. En büyük korkusu onlara benzemektir aslında. Kendini tanıyamamakta hatta adeta nefret etmektedir. Travmalar ile dolu bir çocukluğu vardır ve ilk cinayetini çok erken yaşta yine bir travma sonucu işlemiştir. Ruhsuz bir beden iken öldürmek için yaşamayı tercih etmiş, bildiği tek şey olan öldürmeyi artık yapamayacağını anlayınca bedensiz bir ruh olmayı tercih etmiş ve intihar etmiştir. Mezar taşına "kirlenmek için yaşadı, temizlenmek için öldü" yazdırılması muhtemeldir.

3 Ekim 2010 Pazar

Ve uzanmış geceyi seyrederken...

Hissettiğim bütün duygular,
Acı, zevk, mutluluk, delilik...
O kadar yoğundular, o kadar yoğundular ki...
Ve o kadar yararsız, o kadar hayaldiler ki...
Hiçbir şey hissedemiyorum artık.
Bana kalan boğucu bir hissizlik.
Ruhum, beynim ve bedenim,
Öyle bir yorgunluk içinde ki...
Şimdi yorgun olduğumu bile hissedemiyorum artık...
İçinde olduğum, tek görebildiğim, tek duyabildiğim,
Dokunabildiğim ve hatta koklayabildiğim,
Bildiğim tek şey,
Bu sığ karanlık...

21 Ağustos 2010 Cumartesi

"Açılmak" Üzerine

" İnsanlar beni korkutuyor... Çünkü sandığım kadar dayanıklı değilim. Aslında dayanıklı olduğumu sanmıyordum. Yani bazen, yalnızken, kendim hakkında düşünüyorsam belki, dayanıklı olduğum sonucuna varabilirim. Eğer iyi hissediyorsam kendim ile ilgili bir sürü iyi sonuca varabilirim. Ama ben çoğunlukla karanlık hissediyorum. Kötü değil, "karanlık". Bu tam olarak nasıl hisettiğini bilememek gibi. Yani derin bir kuyunun dibinde oturup beklemek gibi. Kuyunun ucundan ışık gelmesini veya ölmeyi... Ama ne olursa olsun bu durum "kötüye    " daha yakındır. İşte çoğunlukla böyle hissediyorum. Ve bu yüzden çoğunluk ile dayanıklı olduğumu hissetmiyorum. Ama şunu biliyorum; hata yaptığımı farkettiğim an, kendimi durdurabilirim...

 Bütün bu satırları yazmış olmak bile beni utandırıyor. Çünkü okuyanlar hakkımda bir şey daha öğrenmiş olacaklar. Aslında istemiyorum... Yani anlaşılmak ister insan, yanında kendisini anlayan ve seven insanlar olsun ister ama ben... Ben bu insanların sayısının çoğalmasından korkuyorum. Etrafımı aniden insanlar sarıyor. Dayanamıyorum. Konuşuyorum, konuştukça daha çok açılıyorum. Kelimeler kelimeleri, konular konuları izliyor. Sonunda hepsi benden bir parça almış oluyor. Birkaç dakikalığına benim dünyama girmiş oluyor. Hayır. Benim dünyam bu kadar kalabalığı kaldıracak kadar yoğun tabanlı değil. Ben , benden bu kadar çok parça alınmasını kaldıracak kadar gevşek değilim..."

 Yukarıda okuduğunuz satırlar "umutsuz bir vakanın" ağzından döküldü. Buna hiç şüphe yok. İşte bu vaka, (aslında o bir insan...) ömür boyu anlamsız bir yalnızlığa kurban olacak kadar şanssız. Belki bazılarınız buna "ahmak" diyecek. Ama bu satırların sahibinin sizden daha şefkatli olduğunu anlamaz pek zor değil.

 Ne kadar açılabilirsiniz insanlara ? Ne kadar arkadaşınız var ? Kaç sırrınız var ? Ve kaç sırrınız sizin beyninizden başka beyinlerde özgürce dolaşıyor ? Matematik insan hayatı için böyle önemlidir işte... "Açılmak" her insan için bu kadar için zor olmaz. Eğer kendi içinizde yarattığınız uçsuz bucaksız, plazma halinde bir evreniniz yoksa paylaşabileceğiniz en özel şey büyük ihtimal kimden hoşlandığınız olacaktır... Ve en yakın arkadaşlarınızı en sevdiğiniz yemeğin ne olduğunu hatırlayanlar arasından seçeceksiniz. Hayat sizin için ne kadar kolaydır kimbilir. Kendinizi insanlara zevkle açar ve açtıktan sonra cıva gibi bir pişmanlık yerine gül aromalı bir oda spreyi kokusu hissedersiniz. Oysa herkes sizin gibi hafif duygular ile geçirmiyor hayatını. "Özlem" pişmanlıkların efendisidir...

 Hayat boyu hiç arkadaş aramadınız değil mi ? Hiç tam olarak yalnız kalmadınız. Hep birileri vardı. Az çok birileri, yakın uzak birileri... "İnsan özlemenin" ne demek olduğunu bilir misiniz ? Kendi kendiniz ile konuşmayı, yokluktan kendi içinizden farklı karakterler çıkarmayı ? O biliyor. O'nu çabuk unuttunuz. Yazının başındaki "umutsuz vakamızı". O artık sadece bu satırların sahibinin değil, sizin de vakanız oldu. Ne kadar umrunuzdaysa artık. O sizin bilmediğiniz bütün o özlemleri biliyor. O insanlar ile değil ama yalnızlığın hayaletleri iel pek haşır neşir. Ve insanlara değil ama onlara kendini açmakta pek usta... İnsanlar O'nun için bir canavar ! Tatlı yüzlü canavarlar. Bir anlamda bir "Tarzan" o. Yıllarca insanlardan uzak yaşadığı vahşi ormanından çıkınca, bütün o canavarlar ile neyi ne kadar paylaşacağını bilemedi. Mesela bu kadar basit değil mi ? Evet kabul ediyorum öyle ama benim işim bu kadar da basit olmadığını göstermeye çalışmak. Yoksa bu dağınık yazının hiçbir ilgi çekici yönü kalmayacak...

 Vahşi ormanından çıkan bu küçük insan yıllarca özlemini çektiği, tek birinin tek bir sözü, iltifatı için yanıp tutuştuğu insanları görünce nasıl dayanabilirdi ki ? Yıllarca ormanından topladığı çeşit çeşit meyvalarını onlara sunma fırsatı müthiş bir şeydi kuşkusuz ! Onlarla saatlerce konuşacak, bütün hikayesini paylaşacak ve kulaklarının duymaya alışık olmadığı o seslerden zihninin algılamaya alışkın olmadığı o kelimeleri teker teker dinleyecekti. Gece mavisi renkli, az şekerli çay kokulu yalnızlık artık bitmişti ! İnsan, daha çok insan. Ve daha daha çok insana ulaşmak için daha daha daha çok kaynak ! Her şey değişiyordu, makus talihi sonunda gülmeye karar vermişti işte. Elleri ile özenerek yaptığı küçük kayığına bindi ve korkusuzca okyanusa açıldı...

 Sonsuz mutluluk.... Hayır bu sonsuz ve anlamsız bir acı artık. Demiştik : özlem pişmanlıkların efendisidir. Yıllarca yemediğiniz veya hiç yemediğiniz ama deliler gibi merak ettiğiniz , özlem duyduğunuz bir tatlı sizi o ilk yudumlarında verdiği yakıcı lezzet ile aldatacak. Ama işin sonunun tatlının üzerine içilen bir fincan kahve değil bir küvet dolusu kusmuk olacağını çok iyi biliyoruz. Kahve ancak uzun özlemler değil "küçük can çekmeleri" sonucu tatlı yiyen insanlara uygun bir finaldir. Tıpkı beklenen tatlıyı kusar gibi kustu Tarzan. Çünkü yedikçe tatlının ağzında acılaştığını anladı, yedikçe bozuk kısımlarına denk gelecek, yedikçe içinden kıl çıkacaktı. Açıldıkça ileriye değil, dibe doğru gitti Tarzan. İnsanların içini gördükçe canını ormanın sessizliğinden daha çok acıtmaya başladı. İnsanlar içini gördükçe kendini avuttuğu özelliğini kaybetti Tarzan. Artık insanlar onu tanıyor, evreninin içinde geziniyordu. İlerledikçe ilerliyorlar, kapısı kilitli odaların kapıların zorluyorlardı. İşte o zaman pişmanlığı tattı. Şüphesiz özlemden daha acı ve daha ağırdı. Merak ve arzu ile zaten kıyaslanamazdı. O kendini insanlara açtıkça insanlar da kendilerini ona açtı ve bütün çürümüş etleri göründü. Oysa Tarzan henüz kokmuyordu bile. O deneyimsiz, çekingen, güvensiz ve evet dengesizdi. Korktu, deliler gibi korktu o an. Kendini kral sandığı ormanından çıkınca ne kadar dayanıksız olduğunu gördü. Nasıl hemen eridiğini gördü. Belki sizin için çok normal ve sevinç kaynağı bir konudur açıldıkça açılmak. Bravo, siz normal bir insansınız. Ama normal insanların konu edildiği yazılar bundan bile daha sıkıcı olur...

 O ağzına bulaşan tatlının kremasına kapılıp bütün tabağı bitirmeye çalışırken midesine kaçan kurtçukların kıpırdadığını hissediyordu artık. Açıldıkça özlemini çektiği anlaşılmadan eser kalmamış, anlaşılamamaktan daha beteri yanlış anlaşılmıştı. Artık hem insanlar onu tanıyor hem yanlış tanıyordu. Gizli meyvalarının tadını biliyor ama olduğundan çok uzak şekillerde anlatıyorlardı onları. Şimdi ne yalnızlığın huzurunu alabilirdi ne yalnızken arzu ettiği anlaşılmaya ulaşabilirdi. Ya talan edilmiş ormanına geri dönecek ve oraklarla açılmış patikaları tekrar kapatmak için yararsız bir çaba harcayacak ya aynı yararsız çabayı küvetteki kusmuğu yeyip öğütüp doğru yollardan boşaltmak üzerine yönlendirecekti.

 Korkunç bir şekilde farklı bir boyutta ama aynı durumdaydı yine. Bu dehşet verici tesadüfler sadece o küçük korku öykülerinde olmuyor anlaşılan. Yine ortadaydı. Tıpkı en başında iyi ve kötünün ortasında "karanlıkta" olduğu gibi şimdi de ulaşma ve ulaşamamanın ortasında "boşlukta" duruyordu... Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş ama arkasına bakınca bir arpa boyu yol gitmişti. Evet, dediği gibi durmuştu  ama  yinede "kötü olana" daha yakındı belli ki...

Bir Senaryodan Küçük Parçalar...

" Biliyor musun ? Biri doğruyu söylüyor. Kime ihtiyacın var ? Birine. Öyleyse birisini seçmelisin. Kim doğruyu söylüyor ? Seni incitecek büyük ihtimal. Sahip olduğun her şey birkaç kez tecavüze uğramak üzere. Ama gerçek iyileşmeye ulaşmak istiyorsan bunu göze almalısın. Yoksa ömrün boyunca burada kalacak bu sıradan aynaların ve aptal resimlerin başında geçireceksin hayatını. Başka şansın yok, insanların arasına karışmak zorundasın. Yalnız olmak istiyorsun, biliyorum. Ama kabul et, arada sırada O gelsin istiyorsun. Seninle biraz zaman geçirsin istiyorsun. Kimse içindeki acıyı anlayamaz. Acılar ince, ve hassastır. O bir ses dalgası, o bir tel. İçindeki bir yerlerde titreştiğini biliyorum. Kimse dünyanı berraklaştıramaz ve dolduramaz. Ama umutsuzca O'nu istiyorsun. Artık hayal etmek yetmiyor. Hadi kendini bırak sana istediğini yapsın. Duygular yoğun ve karışıktır. Onları satırlar ile açıklamaya çalışmak büyük bir aptallık ve gereksiz bir gösterişten başka hiçbir şey değil ! Sen onları resimlerine yansıtıyorsun. İnan bana bu daha değerli. Boyalarının içine kan karıştırıyor gibisin... Canını hayal ile yaktın hep, hep olmasa bile uzun zamandır. Artık canının gerçekten yanmaya ihtiyacı var. Kabul et: sen canının yanmasını isteyen genç, körpe, sürrealizm meraklısı bir resim öğrencisinden başka bir şey değilsin. Git ve canını yakmalarına izin ver. Yoksa asla rahat edemeyeceksin.

 Birgün, 35 yaşında kocaman bir kadın olduğunda ve bu resimleri çizmektense fular takmaktan çok hoşlanan, kırmızı şarap bağımlısı kocanı yanına alıp bu resimleri çizen başka körpe ressamların sergilerine katılmayı daha zevkli bulduğun birgün, işte o gün bu söylediklerimi hatırlayacaksın. O'na git ve canını yakmasına izin ver. Asla senin olmayacak. O malum koca asla o olmayacak. Biliyorsun, sen de O'nun olmayacaksın. Biliyorsun, kimse kimsenin değildir. Ama git ve gerçek bir acının nasıl olduğunu anla. Yoksa asla anlattığım kadar sıkıcı bir geleceğin olmaz ve kabul et sen bu sıkıcı geleceğin kadınısın. Ya bunu yaşayacaksın ya birgün bu boya ve tiner kokan saçma sapan küçük eve geldiğimde banyo küvetinin içinde bileklerini kesmiş şekilde bulacağım seni..."




Son zamanlarda bir şarkıdan aldığım ilham sayesinde bir öykü üzerinde çalışıyorum. Aslında bir senaryo demek daha doğru. Çok dağınık bir çalışma tarzım var ve yukarıdaki metnin bir replik olmasını düşünüyorum. Bir karakterin ağzından başka bir karaktere... Başta belki bir şiir olur diye başlamıştım ama öyle gelişmedi...

 Aslında bu şarkı, zaten bir filmin soundtrackında kullanıldı ve filmi tam olmasa bile hayal meyal hatırlıyorum. Aklımda kalan bazı etkileyici sahneler var. Ama tam olarak hikayesini bilmiyorum. Umarım benim aklımdaki şey ile benzeşmiyordur, içimde böyle bir korku var.

Claude Adrien Helvétius

 " Hazzın ve ıstırabın ellerine bırakıyorum seni. Her ikisi de senin düşüncelerinin ve davranışlarının üzerine eğilecek, tutkularını yaratacak; senin nefretlerini, dostluklarını, şefkatlerini, kızgınlıklarını körükleyecek; arzularını, korkularını, umutlarını ateşleyecek; seni gerçeklere ulaştıracak, yanlışlara gömecek; ve sana birbirinden saçma ve değişik binlerce ahlak ve hukuk sistemi icat ettirdikten sonra, günün birinde, dünyamızın mutluluğunu, düzenini sağlayan basit ilkeler sereceklerdir önüne. "