18 Ekim 2010 Pazartesi

Bilinmeyen bir gerçek üzerine...

Gerçeğin göreceli olmasıdır beni mahveden... Gerçekte neredeyim ? Tam burada, bu gözlerimi bile açmak istemediğim yerde etrafımı görmeyeyim diye. Peki "gerçekte" neredeyim ? Orada, Ölü Vadi'de uzanmış Samanyolu'nu seyrediyorum. Biliyorum, hissediyorum. Karların üzerinde boylu boyunca uzanıyorum. Uyurmuş gibi, rüyadaymış gibi. Dokunabilecek kadar gerçek, gerçek olamayacak kadar tatlı bir rüya bu. Üşümüyorum, ürpermiyorum bile. Soğuk ama güçsüz bir rüzgar çarpıyor yüzüme. Orada, Ölü Vadi'de uzanmış hayalimi seyrediyorum.

Neredeysem neredeyim ama bildiğim en kesin şey, ruhum uzun süredir bedenimin içinde değil. Öyleyse şimdi gerçek nedir ? Bedeninin oturduğu yerde midir yoksa ruhunun gezindiği yerde midir insan ? Bedensiz bir ruh muyum kilometrelerce uzakta gezinen yoksa ruhsuz bir beden mi çöplüğün ortasında çaresiz ? Bilmiyorum, bekliyorum... Sadece soru soruyorum, cevapları veremiyorum, cevapları alamıyorum. Bütün sorun bu değil mi zaten ? Bu cevapsızlık değil mi beni mahveden ? Evet, bu cevapsızlıktır beni mahveden.

Ya ruhum gelecek her acıyı göze alıp, gelecek ve bir hançer gibi kınına girecek tekrar. Ya bedenim ruhumu aramaya çıkacak. Veya dayanamayıp bu bölünmüşlüğe teslim edecek kendini bilinmeyenin ellerine. Ah, sadece yazabilmek, hiç yapamamaktır beni mahveden... Kimim ben ? Neler geldi başıma ? Ne hissediyorum şu anda ? Cevabı bulsam bile gerçekliğinden şüphe etmektir beni mahveden...

Ömür boyu ruhsuzluğa mahkum bir bedenim, veya bedensizliğe mahkum bir ruhum ben. Hangisi daha gerçek ise... Ne ruhum özgürlüğünden vazgeçip, kendine yarattığı uçsuz bucaksız evreni terk edip bedenime girmeyi kabul eder (ki bilir, bu bana daha çok acı verecek). Ne bedenim ruhumu aramaya gidebilir, uzaklara. Bedenim tutsak, bedenim cezalı.Sıradan,en aptalımızın bile bildiği tuğlalar ile örülmüş ama bir o kadar aşılması güç duvarlar arasında bedenim. Ne paradoks ama ! Kim bilebilir, kim çözebilir, kim anlayabilir zaten bu karışık, bu pis dünya işlerini, insan engellerini. İşte bu bölünmüşlüktür beni mahveden.

Beklemek, neyi beklediğini bile bilmeden beklemektir beni mahveden... Gerçeği aramak, gerçekten kaçmak, gerçeği yitirmek, gerçeği arzulamak, gerçeği kabullenememek... Gerçek hakkında ne hissettiğini ne düşündüğünü bile bilmemektir beni mahveden. Gerçeğin dışarı çıkmak için içimde depremler yaratan, fırtınalar kopartan ama ağzımı her açtığımda dışarı sadece güçsüz ama yakıcı, sonu gelmez bir yaz esintisi çıkaran kelimeler olmasıdır beni mahveden. Gerçek boğazımda bir düğüm, parmaklarımda bir amaçsızlık, içimde bir tatminsizlik. Gerçek bu yazının bile beynimdeki basıncı azaltamamasıdır işte. İşte bu ne idüğü belirsiz gerçek benim hayatımdır. "Benim hayatım gerçektir." En kinayelisinden trajikomik bir gerçek. Bütün bu karmaşık cümlelerin karıştırdığı güzel akıllar; ne hayallerimin gerçek olması, ne gerçeklerin hayallerimin yanından geçmesidir beni mahveden.

Ne yapacağını bilmek, bildiğini sanmak en azından ama onu bile yapamamak, ateşini dışarı çıkaramayıp kendini içten içe yakmaktır beni mahveden. Yararsızca arzulamaktır beni mahveden. Kendini bile tanımayan, kara deliğin içinde savrulan kocaman bir ben. Bilmek ile arasında derin, rüzgarlı bir uçurum yapmak ile arasında uyuşuk, hastalıklı bir ruh bir beyin olan bir ben. Uzanan ama bir türlü dokunamayan, hisseden aslında ama kendine bile anlatamayan ben. Bütün bu çelişkiyi bütün bu saçmalığı göremiyor musunuz hâlâ ?  Bendir aslında, her şeyi ile bendir, yine gelip beni mahveden...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder