" İnsanlar beni korkutuyor... Çünkü sandığım kadar dayanıklı değilim. Aslında dayanıklı olduğumu sanmıyordum. Yani bazen, yalnızken, kendim hakkında düşünüyorsam belki, dayanıklı olduğum sonucuna varabilirim. Eğer iyi hissediyorsam kendim ile ilgili bir sürü iyi sonuca varabilirim. Ama ben çoğunlukla karanlık hissediyorum. Kötü değil, "karanlık". Bu tam olarak nasıl hisettiğini bilememek gibi. Yani derin bir kuyunun dibinde oturup beklemek gibi. Kuyunun ucundan ışık gelmesini veya ölmeyi... Ama ne olursa olsun bu durum "kötüye " daha yakındır. İşte çoğunlukla böyle hissediyorum. Ve bu yüzden çoğunluk ile dayanıklı olduğumu hissetmiyorum. Ama şunu biliyorum; hata yaptığımı farkettiğim an, kendimi durdurabilirim...
Bütün bu satırları yazmış olmak bile beni utandırıyor. Çünkü okuyanlar hakkımda bir şey daha öğrenmiş olacaklar. Aslında istemiyorum... Yani anlaşılmak ister insan, yanında kendisini anlayan ve seven insanlar olsun ister ama ben... Ben bu insanların sayısının çoğalmasından korkuyorum. Etrafımı aniden insanlar sarıyor. Dayanamıyorum. Konuşuyorum, konuştukça daha çok açılıyorum. Kelimeler kelimeleri, konular konuları izliyor. Sonunda hepsi benden bir parça almış oluyor. Birkaç dakikalığına benim dünyama girmiş oluyor. Hayır. Benim dünyam bu kadar kalabalığı kaldıracak kadar yoğun tabanlı değil. Ben , benden bu kadar çok parça alınmasını kaldıracak kadar gevşek değilim..."
Yukarıda okuduğunuz satırlar "umutsuz bir vakanın" ağzından döküldü. Buna hiç şüphe yok. İşte bu vaka, (aslında o bir insan...) ömür boyu anlamsız bir yalnızlığa kurban olacak kadar şanssız. Belki bazılarınız buna "ahmak" diyecek. Ama bu satırların sahibinin sizden daha şefkatli olduğunu anlamaz pek zor değil.
Ne kadar açılabilirsiniz insanlara ? Ne kadar arkadaşınız var ? Kaç sırrınız var ? Ve kaç sırrınız sizin beyninizden başka beyinlerde özgürce dolaşıyor ? Matematik insan hayatı için böyle önemlidir işte... "Açılmak" her insan için bu kadar için zor olmaz. Eğer kendi içinizde yarattığınız uçsuz bucaksız, plazma halinde bir evreniniz yoksa paylaşabileceğiniz en özel şey büyük ihtimal kimden hoşlandığınız olacaktır... Ve en yakın arkadaşlarınızı en sevdiğiniz yemeğin ne olduğunu hatırlayanlar arasından seçeceksiniz. Hayat sizin için ne kadar kolaydır kimbilir. Kendinizi insanlara zevkle açar ve açtıktan sonra cıva gibi bir pişmanlık yerine gül aromalı bir oda spreyi kokusu hissedersiniz. Oysa herkes sizin gibi hafif duygular ile geçirmiyor hayatını. "Özlem" pişmanlıkların efendisidir...
Hayat boyu hiç arkadaş aramadınız değil mi ? Hiç tam olarak yalnız kalmadınız. Hep birileri vardı. Az çok birileri, yakın uzak birileri... "İnsan özlemenin" ne demek olduğunu bilir misiniz ? Kendi kendiniz ile konuşmayı, yokluktan kendi içinizden farklı karakterler çıkarmayı ? O biliyor. O'nu çabuk unuttunuz. Yazının başındaki "umutsuz vakamızı". O artık sadece bu satırların sahibinin değil, sizin de vakanız oldu. Ne kadar umrunuzdaysa artık. O sizin bilmediğiniz bütün o özlemleri biliyor. O insanlar ile değil ama yalnızlığın hayaletleri iel pek haşır neşir. Ve insanlara değil ama onlara kendini açmakta pek usta... İnsanlar O'nun için bir canavar ! Tatlı yüzlü canavarlar. Bir anlamda bir "Tarzan" o. Yıllarca insanlardan uzak yaşadığı vahşi ormanından çıkınca, bütün o canavarlar ile neyi ne kadar paylaşacağını bilemedi. Mesela bu kadar basit değil mi ? Evet kabul ediyorum öyle ama benim işim bu kadar da basit olmadığını göstermeye çalışmak. Yoksa bu dağınık yazının hiçbir ilgi çekici yönü kalmayacak...
Vahşi ormanından çıkan bu küçük insan yıllarca özlemini çektiği, tek birinin tek bir sözü, iltifatı için yanıp tutuştuğu insanları görünce nasıl dayanabilirdi ki ? Yıllarca ormanından topladığı çeşit çeşit meyvalarını onlara sunma fırsatı müthiş bir şeydi kuşkusuz ! Onlarla saatlerce konuşacak, bütün hikayesini paylaşacak ve kulaklarının duymaya alışık olmadığı o seslerden zihninin algılamaya alışkın olmadığı o kelimeleri teker teker dinleyecekti. Gece mavisi renkli, az şekerli çay kokulu yalnızlık artık bitmişti ! İnsan, daha çok insan. Ve daha daha çok insana ulaşmak için daha daha daha çok kaynak ! Her şey değişiyordu, makus talihi sonunda gülmeye karar vermişti işte. Elleri ile özenerek yaptığı küçük kayığına bindi ve korkusuzca okyanusa açıldı...
Sonsuz mutluluk.... Hayır bu sonsuz ve anlamsız bir acı artık. Demiştik : özlem pişmanlıkların efendisidir. Yıllarca yemediğiniz veya hiç yemediğiniz ama deliler gibi merak ettiğiniz , özlem duyduğunuz bir tatlı sizi o ilk yudumlarında verdiği yakıcı lezzet ile aldatacak. Ama işin sonunun tatlının üzerine içilen bir fincan kahve değil bir küvet dolusu kusmuk olacağını çok iyi biliyoruz. Kahve ancak uzun özlemler değil "küçük can çekmeleri" sonucu tatlı yiyen insanlara uygun bir finaldir. Tıpkı beklenen tatlıyı kusar gibi kustu Tarzan. Çünkü yedikçe tatlının ağzında acılaştığını anladı, yedikçe bozuk kısımlarına denk gelecek, yedikçe içinden kıl çıkacaktı. Açıldıkça ileriye değil, dibe doğru gitti Tarzan. İnsanların içini gördükçe canını ormanın sessizliğinden daha çok acıtmaya başladı. İnsanlar içini gördükçe kendini avuttuğu özelliğini kaybetti Tarzan. Artık insanlar onu tanıyor, evreninin içinde geziniyordu. İlerledikçe ilerliyorlar, kapısı kilitli odaların kapıların zorluyorlardı. İşte o zaman pişmanlığı tattı. Şüphesiz özlemden daha acı ve daha ağırdı. Merak ve arzu ile zaten kıyaslanamazdı. O kendini insanlara açtıkça insanlar da kendilerini ona açtı ve bütün çürümüş etleri göründü. Oysa Tarzan henüz kokmuyordu bile. O deneyimsiz, çekingen, güvensiz ve evet dengesizdi. Korktu, deliler gibi korktu o an. Kendini kral sandığı ormanından çıkınca ne kadar dayanıksız olduğunu gördü. Nasıl hemen eridiğini gördü. Belki sizin için çok normal ve sevinç kaynağı bir konudur açıldıkça açılmak. Bravo, siz normal bir insansınız. Ama normal insanların konu edildiği yazılar bundan bile daha sıkıcı olur...
O ağzına bulaşan tatlının kremasına kapılıp bütün tabağı bitirmeye çalışırken midesine kaçan kurtçukların kıpırdadığını hissediyordu artık. Açıldıkça özlemini çektiği anlaşılmadan eser kalmamış, anlaşılamamaktan daha beteri yanlış anlaşılmıştı. Artık hem insanlar onu tanıyor hem yanlış tanıyordu. Gizli meyvalarının tadını biliyor ama olduğundan çok uzak şekillerde anlatıyorlardı onları. Şimdi ne yalnızlığın huzurunu alabilirdi ne yalnızken arzu ettiği anlaşılmaya ulaşabilirdi. Ya talan edilmiş ormanına geri dönecek ve oraklarla açılmış patikaları tekrar kapatmak için yararsız bir çaba harcayacak ya aynı yararsız çabayı küvetteki kusmuğu yeyip öğütüp doğru yollardan boşaltmak üzerine yönlendirecekti.
Korkunç bir şekilde farklı bir boyutta ama aynı durumdaydı yine. Bu dehşet verici tesadüfler sadece o küçük korku öykülerinde olmuyor anlaşılan. Yine ortadaydı. Tıpkı en başında iyi ve kötünün ortasında "karanlıkta" olduğu gibi şimdi de ulaşma ve ulaşamamanın ortasında "boşlukta" duruyordu... Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş ama arkasına bakınca bir arpa boyu yol gitmişti. Evet, dediği gibi durmuştu ama yinede "kötü olana" daha yakındı belli ki...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder