Sık rüya görüyor musunuz ? Sizi ilgilendirir mi bilemiyorum ama ben sık sık rüya görürürüm. Ve çoğunu hatırlarım. Rüya görmek ile ilgili, tam olarak ne olduğu ile ilgili birçok yorum ve inanış var. Aslına bakacak olursanız ben bugüne dek sadece iki tanesini duydum ama daha etkileyici bir cümle olması için böyle dedim az önce. Oldu mu bilmiyorum ama benim duyduklarımdan birisi bilimsel diğeri ise mistik bir kökene dayanıyordu.
Bilimsel bir kökene dayanan bu düşünce; gördüğümüz rüyaların kaynağının bilinç altımız olduğunu söylüyor. Bastırılmış bazı duygularımızın da rüyalar ile kendini gösterdiğini. Bu , mesela o aralar aklımızı çok kurcalayan bir olayın rüya olarak karşımıza çıkmasını düşüncesi ile de devam ettirilebilir. Kısacası rüyaların kaynağı beyinimiz. Bilinç altı, iç güdüler, korkular, arzular... Bu oldukça mantıklı. Ve buna kanıt olabilecek birsürü rüya anlatabilirim sizlere. Elbette bana ait rüyalar. Fakat bu , zaten sıkıcı derecede uzayacağı yavaş yavaş belli olmuş bu yazıyı daha fazla uzatmaktan başka hiçbir bir işe yaramaz. Nasıl olsa pek umrunuzda olmayacak ve sizi sıkacak... Hem ne siz doğru söylediğime emin olabilirsiniz ne benim bu yazıyı yazmaktaki amacım bu bilimsel tespite kanıt göstermek. Buna ihtiyacı var mı ki ? Kesinlikle yok.(veya özellikle benim tarafımdan kanıtlanmaya ihtiyacı yok diyelim şuna...)
Bahsettiğim ve "mistik" olarak aslandırdığım diğer inanış ise rüyaların Tanrı'nın bize verdiği mesajlar olduğuna inanmak. Tabii bunun için önce Tanrı'ya inanmalısınız. Daha sonra buna da inanmayı deneyebilirsiniz. Açıkçası ben Tanrı'ya inanıyorum (bana kalacak olursa oldukça rahatlatıcı bir düşünce, ve rahatlamaya ihtiyacım var...), fakat bu , mistik rüyalar teorisine inanamama yetmedi. Rüyaların Tanrı tarafından verilmiş bir mesaj veya yetenek (rüyada geleceği görmek gibi) olduğuna inanmak neden beyin kaynaklı olduğuna inanmaktan daha mantıklı olsun ? Tamamının böyle olduğuna inanılamaz. Ama bir ihtimal aralarında böyle olan rüyalar olabilir mi ? Yani temelde rüyalar yukarıda saydığımız bilinç altı, arzu gibi nedenlere bağlı fakat Tanrı, arada sırada onları kendi amaçları için kullanabiliyor. Beynimizin, zihnimizin içine girebiliyor. İlgi çekici (daha çok korkunç). İnanın veya inanmayın...
Yazının bu ilk kısmı tamamen saçmalıktı. Sadece asıl konuya geçmeden önce dili nasıl kullanabileceğim ile ilgili biraz alıştırma yapmak istemiştim. Birde rüya ile ilgili hangi temele, teoriye daha yakın olduğunuzu bir kez daha düşünmeniz, sorgulamanız da (hemde benim sayemde) hoş olacaktı. Şimdi ise pat diye asıl bahsetmek istediğim konuya girebilirim...
Hiç rüyadayken rüyada olduğunuzu bildiğiniz oldu mu ? Bunun farkında olduğunuz... Aslında rüyanın herhangi bir yerinde de farkına varmış olabilirsiniz. Herşey tamamen saçmalaştıktan ve kontrolden çıktıktan sonra "evet şimdi anladım, ben rüya görüyorum" demiş olabilirsiniz. Ama benim asıl kast ettiğim şey , en başından beri ve gördüğünüz rüya aslında gayet mantıklı, gerçeğe yakın olsa bile rüya olduğunun farkında olmanız. Bu nasıl tuhaf bir farkındalık ? Bilimsel tarafı ile ilgili hiçbirşey bilmiyorum (belki de yoktur öyle bir tarafı). Sadece, bana çok korkunç geliyor. Çünkü evet, sık sık yaşıyorum. Yalan söylememe gerek yok, son zamanlarda birazcık azaldı ve "şiddetini" kaybetti denilebilir. Fakat bunu en şiddetli biçimlerde yaşadığım anları dün gibi hatırlıyorum. Ve düzenli olarak yaşadığım dönemleri de.Bir karadeliğin içinde olmak gibi olabilir, bir ihtimal... Veya bambaşka bir boyutta kaybolmak.Korkunç. Ama aslında asıl korkunç olan tanım; kendi içinizdeki bilinmeyen boyutlardan birinde kaybolmak. Aslında bu rüya görmenin tanımı olarakta kabul edilebilir. Yani bu durumda rüya görmek kavramının korkunçlaşması için başka bir takviyeye ihtiyacı kalmaz ( rüya olduğunun farkında olmanız gibi bir takviye mesela). Zaten öyledir. Ama burada kilit nokta; bunun farkında olmak. Farkında olmadığınız zaman adı üzerinde farkında olmadığınız için bu dehşeti yaşamazsınız. Ama farkında olmak... Paranoyaya sürüklenmektir. O an" ya hiç uyanamazsam? Ya hep bu rüyanın içinde kalırsam ?" gibi düşüncelerin zihninizi işgal etmesi kuvvetle ihtimaldir. Zaten bilincinizin yarı kapalı olduğu bu anda bu düşünceler gibi hayaletlerin, gölge ruhların ziyaretinize gelmesi... Bu dünyanın en dehşetli kombinasyonlarında birisi. Mantıklı düşünebilmek ve düşünememek arasında kaybolmak bu. Tam ikisinin arasındaki çizgidesiniz. Hangi tarafa geçerseniz geçin, bir şekilde çizgiyi tamamen geçmiş olsanız bu o kadar da korkunç olmazdı kanımca. Ama tam ortada olmak, çizgide yürümek, ne düşündüğünüzü, hissettiğinizi, bunun ne tür bir his ve düşünce olduğunu bilememek. Bu daha korkunç. Hem ilginç ve mantıklı denilebilecek bir şekilde rüya olduğunu biliyor hem rüya denilince kesin bir sonuç olacak uyanma kavramını tamamen unutuveriyorsunuz... İşte yazının bu çekirdek kısmında isteseniz de istemeseniz de size bazı deneyimlerini aktarmak zorundayım.
Aslında yukarıda yazdıklarımda size deneyimlerimi aktarmak ile eşdeğer sayılabilir. Sonuçta onlar benim hissettiğim benim düşündüğüm şeyler. Yani benim deneyimlerim bir anlamda. Ama içlerinde somut bir örnek yoktu , bu açık.Nasıl böyle tesptiler yapabildiğim gizemli bir konuydu. İşte şimdi olayı daha fazla somutlaştırmak ve bu his/düşünce deneyimlerine ulaşma yolumu anlatmak açısından hatırladığım en şiddetli vakamı size anlatacağım. Ana hatlarıyla anlatmaya çalışacağım merak etmeyin. Ben herzaman ayrıntılara büyük önem veririm.Çünkü bütün resim aslında küçük parçalardan oluşur. Yap boz gibi. Ama sizi daha fazla sıkarsam, yazının sonuna ulaşamayacaksınız bu belli birşey...
7 yaşına dek köyde büyüdüm. Bu yüzden çocukluğumdan beri bu köy,rüyalarıma sık sık girmiştir, konu olmuştur. Yine böyle , bu yönü ile alışıldık bir rüyaydı. Daha en başından tuhaf bir deneyim olacağı belliydi aslında. Mat renkler,ağır bir sessizlik... Ve daha sonrasında anlamsız sesler... Bedenim uyuşmuş gibi, zihnim ise tuhaf bir şekilde çok canlıydı. Oradaydım fakat aslında orada değildim. İşte ancak böyle garip bir ifade ile açıklanabilecek (daha doğruzu "açıklanamayacak") bir rüya. En başından beri rüya olduğunu biliyordum. Çünkü daha az önce Edirne'de yatağımda uyuyakalmıştım. Üzerimde bir rüya hali yoktu, gerçek yaşamla ilgili bütün bu ayrıntıları çok net hatırlıyordum. Nasıl köyde olabilirdim ? Çok saçmaydı, elbette bu bir rüyaydı. Ama bu beni daha da heyecanlandırdı. Sanırım ilk defa bu kadar farkındaydım. Neler olacağını çok merak etmeye başladım. Acaba bilinçli olarak bu rüyaya şekil verebilir miydim ? Mesela kendi istediğim şeyleri görebilir miydim ? Evet, merakla bekliyordum. Bir arabanın içinde adeta uçarak (çünkü yüksekte olduğumuz belliydi) köye ulaşmaya çalışırken önce yakında birkaç saniye evi daha doğrusu ahırı gördüm sonra kendimi o bildik mutfakta buldum. Karşımda anneanem ve dedem vardı. Anneannemin yemyeşil ve çerçevesiz gözleri her zaman ürkütücü görünebilirdi ama bu sefer daha başkaydı... Elbette bunun nedeni rüya görüyor olmamdı. Dedem oldukça sessizdi , sanki yoktu. Gerçekte tabiki yoktu ama rüyada da oldukça silik bir karakter tarafından canlandırılıyordu... Altın bir tas gördüğümü hatırlıyorum.Anneannemin elinde.Sonra bana verdi sanırım. Ve altın renginden normal haline dönmüş olabilir daha sonra. Umarım tasın ne olduğunu biliyorsunuzdur.Belki içinde yiyecek birşeyler de vardı. Bu tuhaflıklar sizi değil rüyadaki anlamsız sembolleri anlamlı kılmaya bayılan yaşlı teyzeleri ilgilendiriyor aslında. Tas, sahan... Benim adım gibi bildiğim şeyler... Neyse. Bu tuhaf iki rüya karakteri orada durup ufak tefek önemsiz haraketler yaparken ben onlarla tartışıyordum. Evet yanlış okumadanız.Aynı şuan sizinle konuştuğum kadar mantıklı ve uyanık bir şekilde onlara birşey anlatıyordum. Size anlattığım şeyle çok yakın birşeyi... Bunun bir rüya olduğunu... Tanrım, iki hayale, iki rüya karakterine ciddi ciddi "bakın bu çok açık ki bu bir rüya, siz gerçek değilsiniz," diyordum. Bu tartışma, yukarıda biryerlerde bahsettiğim ne mantıklı ne mantıksız bir halde olmaya korkunç ve çok uygun bir örnek olarak da verilebilir. Aslında kendi kendime konuşuyordum. Anlattığım şeyler mantıklı olmasına rağmen anlatmaya çalışmam bir o kadar saçmaydı. O yemyeşil gözler donuklaştıkça, ve akıl almaz şekilde bakmaya başladıkça hem korkmaya hem anlamadıkları , inanmadıkları hissine kapılıp onlarla kavga etmeye başladım ( geçmiş zaman eklerini terk ettiğimize göre olayın içine girdik demektir). "Saçmalamayın beni dinleyin, buraya nasıl geldim sizce ? Bunun mantıklı bir açıklaması yok. Gerçek değilsiniz. Efrafınıza bakın. Bütün bu gölgeler, sizin içinde olduğunuz bütün bu tuhaf davranışlar. Normal mi ? Kabul etseniz de etmeseniz de bu bir rüya"... Bu ifadelerim karşısında şuan hatırlamadığım birşey söylediler sanırım. Ama sonunda "Öyle mi ?" gibi birşeyler de söylediklerini hatırlıyorum. Ve kalktılar. Kalkmak ve yok olmak arası birşey ... Hem ortaya oldukça uyanık tezler ve örnekler atmış, bunun rüya olduğunun gayet farkında olan biriydim hem de onların sanki benim zihnimden çıkmış değilde bağımsız varlıklar olduğu hissine kapılmış, ikna etmeye bile çalışmıştım. Ama şu kesin ki en baştaki heyecanım kaybolmuştu. Artık bu işin sonunun pek iç açıcı olmadığını hissetmiştim. Bunu o yeşil gözleri görür görmez hissetmiştim aslında... Kime ait olduğu belli olmayan o yeşil gözler... Belki içinde bütün çocukluk korkularım vardı ama bunlar sizi hiç ilgilendirmez. Bu duygular içerisinde kendimi, evin oturma odası olarak kabul edeceğimiz kısmında buldum. Duvarda beni herzaman tuhaf hayallere sürüklemiş o duvar halısı vardı. Dans eden bir İspanyol kadın ve erkek. Efrafta oturmuş onları izleyen diğer kadın ve erkekler. Adete ağaçlı daha doğrusu çalılı bir avludalar. Müzisyenleri de unutmayalım. İşte daha fazla korkmam için bir neden daha... Yıllarca bu halının altındaki divanda yatmış birisi olarak hemde. İçimde yaklaşan bir sinir krizinin huzursuzluğu ile beklemeye başladım.Odada yalnızdım. Korkuyordum, tedirgindim, düşünceliydim. Nasıl uyanacaktım şimdi ? Bu iş iyice canımı sıkmaya başlamıştı artık... Yapacak hiçbirşey yoktu burada. Yön mön verememiştim ve hiç eğlenceli olmadığı açıktı artık. Ama neden hâlâ uyanamamıştım ? Biliyordum , yatağımdaydım, uyuyordum. Ama bedenime çok uzaktım. Acaba otobüse binip Edirne'ye dönsem, rüyada yani, birşey değişir miydi ? İşte, işte o bahsettiğim çizgide yürüyordum. Gittikçe daha fazla telaşlanmaya başladım. Dakikalar geçiyordu. Ama herşey çok sakin ve katıydı.Hiçbir uyanma belirtisi yoktu. İşin kötüsü rüyanın görüntüsü, içinde bulunduğu mekan gittikçe daha fazla somutlaşıyor, yerine oturuyor, gerçeğe daha fazla benziyordu. İçimdede ki hislerde bunu destekliyordu. Rüya gerçeğe dönüşüyor ve üzerime çöküyordu. Boğulmuyordum. Aksine rahatlıyordum. Boğulsam evet derdim, bu bir uyanma belirtisi, az kaldı böyle devam edemez, belli ki uyanacağım. Ama ben... Ben gittikçe oraya uyum sağlıyordum. Bu , bu bir dehşetti. Rüyada olduğumu biliyordum. Ama bu bir dehşetti. Zaten korkunç olan açıkça rüya olduğu belli olan bu deneyimin nasıl böyle gerçekleşmeye başlıyor olmasıydı. Yo yo yooo, burada yaşayamazdım. En korktuğum şeydi bu. Gerçeği kaybetmek... Hâlâ öyle aslında. Hatta sırf bu yüzden sarhoş olmaktan çekinen (sarhoş olmaktan ziyade madde kullanmak benim için daha ürkütücü ve imkansız), aklımı kaybetmektense "delice" korkan biriyim. Buna yenilemezdim. Ne yapabilirdim ? Belki, belki ortalığı hareketlendirirsem, bu işe yarayabilirdi. Bu içinde bulunduğum şey maddenin plazma hali gibiydi... Veya cıva gibiydi (elimde tutup oynadığımdan cıvaya daha iyi benzetebiliyorum). Sıvı değildi ama katı da değildi. Gaz asla değildi. Ağır birşeydi. Çok ağır. Ama dağıtabilir miydim ? Kilometrelerce uzaktaki bedenimi uyaracak birşeyler veya ? Beynime güçlü sinyaller gönderecek... Bu kadar şiddetli bir şekilde düşünmenin bile işe yaramaması umudumu kırmıştı ama yinede denemeye başladım. Korkunç bir cinnet hali ile bütün eşyaları parçalamaya, hepsini bulundukları yerlerden alıp rastgele etrafa atmaya başladım. Şimdi içimde bir duygu daha beliriyordu; öfke. Sonuna kadar faydalandım bu öfkeden ve odaya verebildiğim kadar zarar verdim. İşe yaramadı. O sırada sanki birileri daha oradaydı... Sanki anneannem geri gelmişti. Bilemiyorum. Sonra yine yalnızdım. Hıçkırarak ağlamaya başladım. Deli gibi bağırıyordum. Sesim pek yüksek çıkmıyor gibiydi ama bu beni daha çok hırslandırıyordu. Ve evet. Kendime vurmaya başladım. Çimdikler, tokatlar, yumruklar. Atabildiğim kadar hızlı. Özellikle bacaklarıma. Bu beni uyandırabilirdi. Beynimi uyarmak işe yaramamıştı,bu korkunçtu. Rüyanın ağırlığını dağıtmak tam bir fiyasko ve acizlik oldu. Bu durumda geriye bir tek bedenim kalıyordu. Aslında ben yoktum. O çimdikler yoktu. Ama belki, bir ihtimal rüyada yaptığım hareketleri gerçekte de yapabilirdim. Rüyadayken gülünce, gerçekte de gülmek gibi. O zaman uyanırdım işte. Bir an uyandığımı görür gibi oldum. Ama , Aman Tanrım ! Uyandığımı görmemiş, hayal etmiştim, ve gözümün önüne getirmiştim aslında. Rüya iyice tuhaflaşmaya başlamıştı. Artık rüyanın içinde hayal de kurabiliyordum ! Bu beni mahvetmişti. Üstelik kendime uyguladığım bütün o fiziksel şiddetin işe yaramaması... Artık resmen " buradaydım". Peki e kalmıştı geriye ? Hiçbirşey. Ne yapacaktım ? Çaresizlikle oturup durumu kabullenmeye veya birşeyler olmasını beklemeye hazırlanacakken aklıma elbette Tanrı geldi. Tanrı, Allah. Ne derseniz. O, evet evetiçten içe O'na inanıyordum (rahatlamaya ihtiyacım olduğunu söylemiştim... ). Hiç dindar sayılmazdım. Kim dindardı ki ? Ama birşekilde inanıyordum inanıyordum. Size bunun rahatlatıcı bir düşünce olduğunu yazının en başında söyledim. Bakın; buna bir örnek bulduk şimdi. Eğer yapacak hiçbirşeyiniz yoksa, Tanrı'dan yardım isteyerek rahatlayabilirsiniz. Bu içinizde bir umut yeşertebilir. Tutanacak son dal olabilir. Eğer işe yaramazsa da kendinizi suçlamak yerine O'nu suçlayabilirsiniz. İşte, bu durumda bile bu düşünce rahatlatıcı olmuş olur(doğru veya yanlış olduğunu şimdilik boşverin, bu yazının konusu bu değil). Bunu söylemek şimdi tuhaf geliyor ama evet, dua etmeye başladım. Yalvarıyordum. Bildiğim duaları okumaya çalışıyordum. Islak bir fare gibiydim. Acizdim. Kendime olan tüm güvenimi kaybetmiştim.Böyle bir durumda tutunmaya çalışacağım başka hiçbirşey kalmamıştı. Ağlayarak ve kontrolümü tamemen kaybetmiş bir biçimde dua ederken , uyandım. Ah, bu kadar kolay mıydı ? Önce herşey sislenmeye, bulutlanmaya başlamıştı. Artık rüya yine olması gerektiği gibi oluyordu. Ve o beklenen an. Kurtuluş. Neden ama ? Nasıl ama? Gerçekten Tanrı mı yaptı bunu ? Yoksa sadece artık uyanma vakti mi gelmişti ? Bu önemsiz, en azından bu yazı için. Evet evet sakın buraya takılmayın. Ama eğer Tanrı inancı konusunda bir yazı yazarsam bunu düşünebiliriz. Şimdi ise burada asıl önemli olan bu anlattığım deneyimin korkunçluğu.Ve yaşanmış olması. Nasıl olur da yaşanır ? Belki de normal. Veya değil... Emin olun, yani bunu yaşamış birisi olarak söylüyorum bu hayatınızda yaşayabileceğiniz en korkunç şeylerden birisi. Öyle ki, bunun üzerine bir korku filmi senaryosu veya bir korku romanı , öyküsü bile yazılabilir. Ki zaten öyle (ve evet, yazıyorum...). En basit ve yüzeysel tanımı ile; rüyadayken rüyada olduğunu bilmek. Üzerine rahatlıkla yakıştırılabilecek diğer tanımları ile ise; mantık ile mantıksızlığın arasındaki kara delikte çılgınca savrulmak... "Kendi içinizdeki bilinmeyen bir boyutta kaybolmak"... Varlığınızın en karanlık köşesine yaklaşmak... Cıvanın içine girmek... Hayal edebilir misiniz ? Belki tıpkı benim gibi deneyimleriniz vardır. Çünkü eğer yoksa bilin ki sizden gerçek bir anlama beklemiyorum...
Sıkça alakasız yollara saptığımız bu koca yazı boyunca umarım fazla sıkılmadınız. Ve umarım o heyecanla ve dikkatsizlikle saptığım yanlış yollar ile değil bu yazının çekirdeği ile ilgileniyorsunuz. Amacım bu yazıyı bir sonuca ulaştırmak değildi. Sanırım bu sadece giriş ve gelişme bölümü olan bir yazı. Aslında keskin bir son yapmaktan veya bir sonuç ortaya koymakyansa sizi bu konu hakkında düşünmeye sevk etmek benim için daha önemli ve daha heyecan verici oldu.Sizi o rüyanın içine biraz da olsa sokabilmeyi inanın çok istedim. Ve inanın, sokamayacağıma inanarak istedim bunu... Rüyanın olmasa bile benim zihnimin, bu yazıda yarattığım mekanın içine girebilmiş olmanızı umuyorum. Tadına tam varamamış olsanız da dilinizin ucuna sürmeniz bile benim için bir başarı ve zevk olurdu. Bundan sonra karşılaşacağımız diğer yazılar diğer düşünce evrenleri için bir teşvik...Aslında beni böyle birşeye teşvik etmeseniz de devam edeceğim. Belki bu yazıyı okumadınız (yinede karşımda olduğunuzu farzediyorum, tuhaf bir biçimde...). Veya bu satırlara ulaşamadınız. Ama bu bile yeni yazılar yazmamamı engellemeyecek bilmiş olun (aslında bilmiş olayım, bu devamlılık mesajını önce kendime veriyorum). Üzerinizde hiçbir etki bırakamadıysam sağlık olsun. Sizi yazının içinde kaybettiysem, rüyanın içine sokup orada bıraktıysam lanet olsun bana. Size büyük bir kötülük yapmışım demektir bu. Ama eğer sizi tekrar uyandırmayı başardıysam , bu harika. Öyleyse yazım üzerine düşünebilirsiniz. Bir küçük ihtimal daha var.... Eğer yazıdan ve size uzak bir yazar olarak benden öte direkt olarak benimle ilgilenmeye başladıysanız, benim kişiliğimi, benimle yaşayabilmeyi merak etmeye başladıysanız... Sevgili okuyucular, yanlış yerdesiniz. Burada yapmanız gerek Ayşe Özlem Elçi'nin kim olduğunu irdelemek değil çünkü. Ama bu yazılarımı anlamanıza yardımcı olacaksa... Öyleyse yönteminize saygı duyabilirim sanırım. Fakat düşünce evreni ortaklığımızın çekim alanından kopup benim kişiliğimin başlı başına bir çekim alanı olduğu yanılgısına kapılmadığınız sürece. Bu çok fena olur.Ama yinede bunun egomu okşayacak bir iltifat olduğunu itiraf etmeden geçemem...
Yazardan küçük not: Farkında olmanın dayanılmaz ağırlığı rüyalarda bile peşimizi bırakmaz... (en azından benim ve bana benzeyen insanlar için... )
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder